|
Bir milletin kaderini değiştiren destan
''Şu
Boğaz harbi nedir?/Var mı ki dünyada eşi?/En kesif
orduların yükleniyor dördü beşi/Tepeden yol bularak
geçmek için Marmara'ya/Kaç donanmayla sarılmış ufacık
bir karaya/Ne hayasızca tahaşşüt ki ufuklar
kapalı/Nerede, gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı''...
Mehmet
Akif Ersoy'un, yazıldığı tarihten bu güne kadar bütün
nesillere Çanakkale Savaşı'nın heyecanını yaşatan bu
şiiri, bir milletin kaderini değiştiren destanını
anlatıyor.
İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı savaşılan
bu cephede cereyan eden muharebeler denizden ve karadan
olmak üzere yaklaşık bir yıl sürdü. Çok şiddetli
çarpışmalar oldu, Türkler canları pahasına büyük bir
zafer kazandı.
Çanakkale Savaşları'nda 18 Mart Deniz Zaferi'nin ise
önemli bir yeri bulunuyor. 18 Mart, yersiz bir gururun
Karanlık Liman'da boğuluşunun tarihlere kaydedildiği gün
oldu. Türk denizcilerinin ve topçularının hedefini
şaşmayan çelik yumruğu, bu zaferin kazanılmasında
başlıca rolü oynadı.
HASTA ADAM
Peki bu zafer nasıl kazanıldı? 1914'lü yıllarda Osmanlı,
yorgun ve halsizdi, Avrupalılar'ın deyimiyle ''hasta
adamdı''. Birinci Dünya Savaşı'na girecek durumda
değildi. Yeni çıktığı Balkan Savaşı'nın yaralarını
saracak zaman bile bulamamıştı. 1911 Trablusgarp ve 1913
Balkan muharebeleri yenilgileri Osmanlı'nın adeta belini
bükmüş ve kendisine gelmesi çok zor olan bir süreç
içerisine girmesine neden olmuştu.
Genç Türkler iktidara geldiği 5 yıl içinde büyük toprak
kayıplarına uğramıştı. En değerli ordularını bozgunda
kaybetmiş, kucak dolusu paralar ödenerek dışarıdan satın
alınmış silah, top cephane ne varsa onlar da Ekim ve
Kasım ayının çamurlu, yolsuz Rumeli topraklarında
düşmana terk edilmişti.
Koca imparatorluk, çağın, sanayi devriminin, bilim ve
teknolojinin çok gerilerinde kalmış, zengin
Avrupalılar'ın ''kapitülasyon'' denilen ekonomik ve mali
boyunduruğu altında ezikti. Ülkede ne sanayi denebilecek
bir tesis, ne de tam anlamıyla yapılan bir tarım vardı.
Gaz yağından iğnesine, silahından mermisine her şey için
dışa bağımlı olan memlekete ne düzgün bir yol, ne bir
liman, ne de fabrika vardı.
İhmale uğramış insanları fakir ve okutulmamış, devlet
yönetimi çürümüş hazinesi tamtakır olmuştu. Bir yıl
öncesinden beri Alman askeri Türk ordusunda geniş
ıslahat yapmış, fakat Balkanlar'daki yenilgiler büyük
zarar getirmişti. Bir çok bölgelerde asker aylardan beri
maaşını alamamış, orduda moral kalmamıştı. Donanma da
mutsuz ve demode bir haldeydi. Çanakkale'deki Garnizon
perişandı. Silahları ise çağdışı idi.
HÜKÜMETİN DURUMU
Siyasal durum ise tam bir karmaşa idi. İttihat ve
Terakki Cemiyeti'ne bağlı olan Genç Türkler, 1909'da
padişahı tahtan indirerek pek çok çevrede özellikle
aydın çevrede tam bir destek kazanmıştı.
Ancak, 5 yıllık savaş ve iç bunalımlar gereğinden de
fazlaydı. İmparatorluğun derme-çatma hükümeti bir başka
hükümeti iş başına getirerek kuvvetlenmek, durumu
düzeltmek imkanı kaçırmış, Genç Türkler'in enerjileri
ise kendi başlarını kurtarmanın umutsuz ve yalın
mücadelesinde tükenmişti.
Artık ne demokratik seçimlerden, ne özgürlükten, ne
bütün ırkların eşitliğinden ne de hilal altında
birleşmeden bahseden yoktu. Mali yönden hükümet iflas
etmiş, eski zorbalık ve irtikap günlerine geri
dönülmüştü. Bağdat ve Kudüs gibi dış eyaletlerde ahalli
idareler korkutucu bir durumdaydı. Her an herhangi bir
aşiretin bağımsızlığını ilan etmesi mümkündü.
Durum böyle olunca İttihat ve Terakki yönetimi de halkın
gözünden iyice düştü.
SAVAŞA DOĞRU...
Dünya kaçınılmaz bir paylaşım savaşına doğru yönelirken,
Osmanlı İmparatorluğu da bu savaş karşısında tarafsız
kalamayacağını fark etti.
Bu durumda yapılabilecek en doğru hareket ''ölünecekse
savaşarak ölmek'' idi. Halk ve İttihatçı üyeler,
Osmanlı'nın savaşa girmesine taraftar değildi. Bu arada
Alman Ordusu'ndan yetkililer, Türk askerini eğitmeye
başlamıştı.
İttihatçılar Almanya yerine İngiltere ve Fransa'ya
yakınlık duyuyorlardı. Almanya, sadece Enver Paşa ve
diğer subaylara yakın geliyordu. Çünkü, Almanya'da
eğitim görmüşlerdi. Almanlar da ittifakta çok
istekliydi.
İngiltere, Genç Türkler'in iktidarına güvenmiyor ve
onlarla ittifak yapma teklifini reddediyordu. Ancak
durum böyle olmasına karşılık Osmanlı üyelerinden Hakkı
Paşa, İngiltere ile problemli konuları halletmek ve
ittifaka zemin hazırlamak amacıyla Londra'ya gönderildi.
Diğer yandan, Balkan savaşları sırasında edinilen
borçların tasfiyesi ve yeni borçlar için Maliye Nazırı
Cavit Bey Fransa'da faaliyette idi. Fransa da tıpkı
İngiltere gibi borç yanında kapitülasyonlardan
vazgeçmeye ancak diğerleri vazgeçerse razı olacağını
belirtti.
Rus ordusu ise güçlü ve disiplinliydi. Ancak sanayisi
beklenmedik bir süre alan siper savaşı için gerekli olan
bolca cephaneyi ve ağır obüs toplarını yeter ölçü ve
zamanda yetiştirecek derecede gelişmemişti. Bu bakımdan
ise İngiltere ve Fransa geri durumdaydı. Bunun yanında,
Rusya'nın en işlek liman ve demiryolları Karadeniz ve
Baltık Denizi'ndeydi. Bu, Rusya'nın birinci yoluydu. Bu
yolu açıp kapamak Osmanlı Devleti'nin elindeydi.
Osmanlı Hükümeti için boğazları kapalı tutmak
gerekliydi, seferberlik zorunluydu. İttihat ve Terakki
büyüklerinde ne diplomasi, ne yönetim, ne de genel
siyasal bakımından bir iktidar yoktu.
Dünya Savaşı kapıdayken Osmanlı devleti çöküşüne zemin
hazırlayacak bu savaşa girmek üzereydi.
Her ne kadar Osmanlı yönetimi ve özellikle savaşa
taraftar olmayan Sadrazam Halim Paşa, Maliye Nazırı
Cavid Bey ve diğer üyeleri yapılan anlaşmanın savunma
amaçlı olduğunu iddia etseler de Almanya, hemen ertesi
günü Osmanlı'ya savaşa girme zemini hazırlamaya başladı.
3 Ağustos'ta da Fransa'ya ve sömürgelerine karşı
faaliyet için Akdeniz'de bulunan Goben ve Breslav
zırhlılarına hemen İstanbul'a gitme emri verildi.
İngiliz'lerin peşinden geldiği gemiler önce İzmir'e, 10
Ağustos'ta da Çanakkale'ye geldiler. Hükümetin bilgisi
haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın özel izniyle
boğazlardan geçtiler.
Gemiler geçtikten sonra İtilaf Devletleri yaptıkları
tarafsızlık anlaşmalarına göre, gemilerin 24 saat
zarfında Türk karasularından çıkarılmasını ya da hemen
silahlarından arındırılması gerektiğini bildirerek
Osmanlı hükümetini protesto ettiler.
Hükümet, bunun üzerine Halil Menteşe Bey'in teklifi
üzerine gemileri satın aldı.
Sonunda Osmanlı da savaşa girmişti. Gemiler boğazdan
geçtikten sonra mürettebatı başına fesler giyerek sanki
Türk donanmasının denizcileriymiş gibi davranıyordu.
Bunun üzerine Alman Paşası Weber, Çanakkale Boğazı'nı
kapattırdı. Bundan Türkler'in de haberi yoktu. Durumdan
haberi olanlar yalnızca Enver Paşa ve kabine
arkadaşlarıydı. Aynı zamanda bu durum diğer ülkeleri de
telaşlandırdı.
Rusya'nın ise neredeyse hayat yolu kesilmişti. Birkaç
hafta içinde Karadeniz'den gelen Rus buğdayı yüklü
gemiler Haliç'te tutuldu. 29 Ekim tarihinde Goben ve
Breslav Karadeniz'e açılarak Odessa Sivastopol ve
Navrossis'de ki Rus tahkimatını bombardıman
ettiler. Bunun üzerine, 30 Ekim'de İngiliz ve Fransızlar
da Türkiye'ye karşı harekete geçti.
MUSTAFA KEMAL TARİH SAHNESİNDE...
Bu
sıralarda Enver Paşa, Mustafa Kemal'i Sofya'ya Türk
Elçiliği'ne ataşelik görevine göndererek oradan
uzaklaştırdı.
Çünkü Mustafa Kemal, Osmanlı'nın henüz savaşa girecek
durumda olduğuna inanmıyordu. Bunun için henüz erken
olduğunu düşünüyor, ayrıca Almanlar'a da güvenmiyordu.
Mustafa Kemal, savaşın başladığını öğrenince Sofya'dan
telgrafla aktif hizmete verilmesini istedi, ancak Alman
aleyhtarı olduğu için kabul edilmedi.
Kendisine haber gönderildiği zaman o zaten kendiliğinden
işi bırakarak Anadolu'ya dönmeye hazırlanıyordu.
Rus limanları bombardıman edildikten sonra Rusya, fiilen
31 Ekim'de Doğu Beyazıt'ın kuzeyinden sınırı geçti,
İngiliz'ler de ertesi gün Akabe'yi bombaladı. 3 Kasım'da
Rusya, 5 Kasım'da Fransa ve İngiltere Osmanlı'ya savaş
ilan etti.
Osmanlı'nın karşı savaş ilanı ise 11 Kasım 1914
tarihinde yapıldı. Padişah V. Mehmet Reşat savaşın
ilanından 3 gün sonra 14 Kasım 1914'te ''Cihad-ı Ekber''
ilan etti.
1914 Eylül'ü başlarında Donanma I. Lordu Winston
Churchill, savaş işleriyle görevli Devlet Bakanı Lord
Kitcher ve başta gelen kara ve deniz kuvvetleri
danışmanları, yakında Türkiye'ye karşı girişileceğini
varsaydıkları savaş için bir büyük strateji tartışması
yaptılar. Yapılabilecek operasyonlar listesinin en
başında zaten Kuzey Ege'de toplanmış olan
güçlü filonun Çanakkale'yi zorlaması bulunuyordu.
25 Kasım 1914'ten beri Churchill'in bitmeyen gayretleri,
1.5 ay sonra sonuç verdi. 28 Ocak 1915'te Savaş
Komitesi, Çanakkale Boğazı'nın yalnız donanmayla
geçilmesine karar verdi.
TAARRUZ PLANI
Amiral Carden'ın komutasında, İngiliz, Fransız ve Rus
donanmasından oluşan 100'den fazla geminin bulunduğu
filo, 1914 yılının Kasım ayından itibaren Limni
Adası'nda toplanmaya başladı.
Donanmanın amirali Carden, 1 ayda Marmara Denizi'ne
çıkabilecek 4 devrelik planını 11 Ocak'ta Bahriye
Nezareti'ne bildirdi. Önce Çanakkale Boğazı'na girişi
önleyecek Türk batarya ve mevzilerinin tahribi,
Kilitbahir-Çanakkale arasındaki torpillerin taranması ve
merkez bataryaların tahribi, Kepez bölgesindeki diğer
torpil tarlasının taranması, en dar yerdeki kara
tahkimatının tahribinden sonra donanmanın Marmara'ya
girebileceğini öngörülüyordu.
Bundan sonra ikinci büyük harekat başlayacaktı. Eğer
Osmanlı İmparatorluğu teslim bayrağını çekmezse, kara
kuvvetlerini Çanakkale Boğazı'ndan geçirerek, İstanbul
kıyılarına çıkaracaklardı...
BOĞAZDA YETERLİ SAVUNMA
GÜCÜ YOKTU...
Türkler'in, boğazda yeterli savunma gücü yoktu. Çünkü
Almanlar boğazın zorlanacağını düşünmediklerinden burada
bulunan 32 bataryayı 22'ye indirmişlerdi.
İngiliz gemilerinin boğazda görülmesinin ardından Türk
cephesi, Erenköy ve İntepe arasına obüs bataryaları
yerleştirdi. Fedakar denizciler tarafından derinliğine
mayın tarlaları ve hatları meydana getirildi. Savaş
gemilerinden çıkarılan toplar, set bataryalarına
yerleştirildi. Denizaltılarına karşı da eldeki malzeme
ile balık ağlarından yararlanılarak en dar bölgede bir
deniz ağı oluşturuldu.
Çanakkale Savaşı'nın savunma tertibatı, boğazın
savunması, üç bölüm halinde derinliğe doğru düzenlendi.
Buralardaki tabyalarda 59 ağır top vardı. Bunlardan
ancak 8'i büyük çapta ve seri ateşliydi. Boğazın en çok
tahkim edilen ve mayınlarla pekiştirilen bölgesi
burasıydı. Boğazdaki topların mevcudu 170'i buluyordu.
Almanya'ya sipariş edilen ağır toplar ve diğer malzeme
henüz gelmemişti. Bulgaristan ve Romanya tarafsızdı ve
savaş malzemesinin topraklarından geçmesine izin
vermiyordu. Bu haliyle imparatorluk, dostlarından uzakta
yalnız başınaydı...
3 Kasım 1914 sabahı İngiliz filosunun Seddülbahir,
Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye'ye bombardımanıyla ilk
deniz savaşı başladı.
3 İngiliz zırhlısı ve 2 kruvazörü Gelibolu yarımadası
kıyılarına ve 2 Fransız zırhlısı da Anadolu kıyılarına
sabah saat 06.50'de yaklaştı. 20 dakika süren top
ateşinden sonra çekip gittiler.
Bu bombardımanda şehit düşen 5 subay ile 81 er,
Çanakkale Savaşları'nın ilk şehitleri olarak tarihe
geçti...
19 Şubat 1915'te 11 büyük zırhlı, 3 kruvazör, 18 muhrip,
3 denizaltı, 7 mayın tarama gemisinden kurulu ittifak
filosu Kumkale, Seddülbahir, Ertuğrul, Orhaniye
bataryalarını cehennem gibi bir ateş baskısı altında
tuttular. Bu bombardıman 9.35'te başladı, 17.30'da sona
erdi. Düşman, saldırı planının birinci merhalesini
tamamlamıştı...
Havaların bozması, düşman donanmasının tutunamayarak
uzaklaşmasını sağladıysa da 6 gün sonra müsait havadan
yararlanarak İngilizler, 25 Şubat'ta tekrar boğaz önünde
göründü. Boğaz girişindeki tabyaların susturulmasından
sonra Amiral Carden'ın yaptığı planın ikinci aşaması
uygulanacaktı. Bu saldırı, daha fazla kuvvetle ve daha
fazla kuvvetli bir şekilde idi. Bu savaşa Queen
Elizabeth, Agamemnon, Golyat, Lord Nelson, Charlemagne,
Triumph ve Albion zırhlıları ile birlikte bir çok irili
ufaklı harp gemileri katıldı.
Bu görkemli ve modern savaş gemileri, Ertuğrul
tabyasından yapılan atışlarla bu kez bir hayli
sıkıştılar. Agamemnon'a, Ertuğrul tabyasından bir mermi
isabet ederek büyükçe bir yara aldırdı.
NUSRET MAYIN GEMİSİ
Almanya'da 1910 yılında inşa edilmiş, kömür kazanlı, 40
metre boyunda, 7.5 metre genişliğinde, 360 tonluk,
güvertesinde 40 mayın taşıyan Nusret mayın gemisi,
savaşın gidişatını değiştirecekti.
Saatte ancak 12 mil yapan bu geminin komutanı Tophaneli
Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey'di. Mayın uzmanı Alman Yarbay
Geehl ile birlikte Çimenlik Kalesi'nden aldığı mayınları
18 Mart deniz saldırısından 10 gün önce, 8 Mart 1915'te
sabaha karşı yağmurlu ve puslu bir havada önce Rumeli
sahilini takip etti, sonra karşıya dönerek Erenköy
koyuna kıyıya paralel olarak 26 mayın döşedi.
Mayınların bırakıldığı Karanlık Liman özenle seçildi.
Büyük düşman gemilerinin isabetli atış yaptığı bu saha,
denizcilikte ''durgun su'' diye bilinen özelliği
taşıdığı için zırhlılar karadaki sabit kaleler gibi atış
yapabiliyordu.
8-18 Mart arasındaki süre içinde Erenköy Körfezi'ni
tarayan İngiliz mayın temizleyicileri sadece 3 mayın
bulabilmişti. Nusret'in döşediği mayınları ne onlar, ne
de havadan sahayı kontrol eden keşif uçakları görebildi.
Karanlık Liman üzerinde uçan bir düşman uçağı, hiçbir
mayın görmemiş ve temiz raporu vermişti. Uçağın pilotu
bu sürpriz mayınların başarısından 1 gün sonra kurşuna
dizildi...
İngiliz Deniz Bakanı Churchill, Nusret mayın gemisinin
başarısını en iyi şekilde özetlemiştir:
''Bu gün dünya denizlerinde görev yapmakta olan 5 bini
aşkın savaş gemisinden hiçbiri Nusret ve onun döktüğü
mayınlar kadar, harbin gidişine ve düşmanın geleceğine
etkili olarak bir başarı gösterememiştir''...
18 MART SABAHI...
Sıra artık Amiral Carden'ın planının üçüncü ve dördüncü
devrelerini uygulamaya gelmişti.
Yedi aydır üstlendiği görevler ve Ege'nin tuzlu
sularında geçirilen zor kış ayları, Carden'ı sağlık
yönünden çok yıpratmıştı, hastaydı ve son harekatı
yürütecek gücü kalmamıştı. Doktorların kesin raporu
üzerine görevi Amiral De Robeck'e devrederek 16 Mart'ta
Londra'ya döndü.
26 Şubat-17 Mart arasındaki günleri İtilaf devletleri
donanması mayın arama tarama faaliyetleriyle geçirdi. Bu
arada bazı bölgelere tahrip müfrezeleri çıkarılarak,
susturulmuş topların tahribine çalışıldığı gibi methalle
merkez arasında ve merkezde bulunan bazı bataryalar da
bombardıman edildi.
18 Mart sabahı... Saat 10.30'da üç tümen halinde
tertiplenmiş müttefik filo gemileri boğaza girmeye
başladı. Birinci Tümen gemileri saat 12.00'ye kadar
merkez tabyalarını yoğun ateş altına aldı. Saat 12.00'de
İkinci Tümen gemileri Agamemnon, Ocean ve Irresistible,
Birinci Tümen gemilerinin aralarından geçip 12 bin
yardadaki yerlerini alarak ateşe başladı.
Bu sırada, Erenköy bölgesindeki obüs bataryalarının
menziline giren Agamemnon, 25 dakikada 12 isabet alarak
ağır hasara uğradı. Aynı şekilde Irresistible da aldığı
6 isabetle ağır hasarlı olarak çekilme manevrasına
başladı.
Üçüncü tümeni oluşturan Fransız gemileri, cesaretle
tabyalara sokularak yoğun ateşe başladı. Aradaki
bataryalar susturulmuş, merkez tabyalar henüz
ezilememişti. Diğer gemiler de boğazdan içeri girmiş,
bombardımana destek vermekteydi. Bu arada, şiddetli
hasar görmüş olan Rumeli-Mecidiye Tabyası'nda Onbaşı
Seyit, menzilindeki Ocean zırhlısına nişan almış ve sağ
kalan arkadaşlarının yardımıyla üçüncü atışta isabet
kaydetmişti.
Aynı anda, aldığı isabetlerle zor durumda kalan Fransız
filosu, Amiral De Robeck tarafından geri çağrıldı.
Gemiler, daha önce yaptıkları gibi Anadolu sahillerine
doğru dönüşlerini tamamlarken saat 13.55'te Fransız
zırhlısı Bouvet, hiç kimsenin beklemediği bir yerde bir
gece önce Nusret'in döşediği mayınlara çarptı ve
yardımına dahi gidilemeyecek kısa sürede sulara gömüldü.
Fransız gemilerinin terk ettiği hattı 11 adet İngiliz
muharebe gemisi aldı, saat 15.35'te Irresistible ve
Ocean gemileri de Nusret'in mayınlarına çarptı. Daha
sonra her iki gemi de akıntıyla sürüklenerek Türk
topçularının menziline girdi ve topçu ateşleriyle
batırıldı.
''GİDİYORLAR, GEÇEMEDİLER, GEÇEMEYECEKLER''...
Bölgedeki mayın tehdidinin boyutlarını gören Amiral De
Robeck, en kuvvetli 3 gemisini kaybetmiş olarak saat
19.00'da filosuna ''boğazı terk edin'' emrini verdi.
Boğazdan çıkan gemilere bakan Çanakkale Müstahkem Mevki
Komutanı Cevat Paşa'nın şunları söylediği duyuldu:
''Gidiyorlar, geçemediler, geçemeyecekler''...
Müttefik filo 800 personel kaybederken, Türkler ise bu
savaşta 58 şehit verdi, 3-4 asker ise yaralandı...
Boğazı donanmayla zorlayıp geçmek için yapılan bu büyük
girişim ancak ''şiddetli bir yenilgi'' olarak
tanımlanabilecek biçimde son bulmuştu...
Bu denli fazla kayıp, kara kuvvetlerinin yardımı olmadan
boğazın geçilmesini şüpheli kılıyordu. Sonunda, Deniz
Bakanı Churchill, boğazın denizden kara harekatı olmadan
geçilemeyeceğine ikna olmuştu. Böylece Çanakkale
Harekatı'nda yeni bir sayfa açılıyordu: çıkarma harekatı
ve kara savaşları...
18 Mart'ta kazanılan zafer, yıllardır süren yenilgiler
nedeniyle ümitsizliğe kapılmak üzere olan Türk milletine
yeni bir heyecan verdi.
18 Mart, 19 Mayıs'ın, 23 Nisan'ın, 30 Ağustos'un ve 29
Ekim'in müjdecisi oldu...
Çanakkale
havadan da geçilmedi
Çanakkale
Savaşları'nın üzerinden 91 yıl geçti. Yüz binlerce şehit
verildi, sayısız kahraman çıktı ve binlerce kahramanlık
yaşandı. Denizde Nusret Mayın Gemisi, karada ise Seyyit
Onbaşı gibilerinin destanlaşan anılarına, hava
savaşlarındaki kahramanlar bilinmediğinden eklenemedi.
Kazanılan zaferle, dünyaya, Çanakkale'nin karadan ve
denizden geçilmezliği ortaya konurken, havadan da
geçmenin mümkün olmadığı gösterildi.
Çanakkale Savaşları, Türk havacılık tarihi açısından
önemli bir yere sahip. Çanakkale'de konuşlandırılan 1.
Tayyare Bölüğü, yaptığı keşif uçuşlarıyla düşman
donanmasının gücü, saldırı pozisyonu ve yeri konusunda
bilgi toplamanın yanında, düşman uçaklarının Osmanlı
Ordusu hakkında bilgi edinmelerinin de önüne geçti. Türk
havacılık tarihinde ilk kez havadaki bir Türk uçağı,
düşman uçağını makineli tüfek atışıyla düşürmeyi bu
savaşta başardı. 30 Kasım 1915'te Üsteğmen Ali Rıza Bey
idaresinde havalanan Albatrus C I modeli uçakta
Gözetleyici Teğmen İbrahim Orhan, bir Fransız
tayyaresini makineli tüfek ateşi ile vurarak düşürmeyi
başardı. Teğmen İbrahim Orhan, Türk havacılık tarihine
'havada yapılan muharebede ilk düşman uçağı düşüren
kişi' olarak geçti. Bu başarısından sonra Almanya'ya
pilotluk eğitimi için gönderilen İbrahim Orhan,
brövesini taktıktan sonra, önce Filistin ve Hicaz'da,
ardından da İzmir'deki 5. Tayyare Bölüğü'nde
görevlendirildi. Teğmen İbrahim Orhan, Temmuz 1918'de
Sakız Adası üzerinde keşif uçuşu yaparken İngilizlerin
açtığı uçaksavar ateşi ile vurularak şehit düştü.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Tarih Bölümü
Havacılık Tarihi Öğretim Görevlisi Bülent Yılmazer,
Zaman'a, Çanakkale Savaşları'nın bilinmeyen
kahramanlarını anlattı. Savaş boyunca Osmanlı Ordusu'nda
21 uçağın görev yaptığını aktaran Yılmazer, müttefik
güçlerin 40 civarında tayyaresine karşı büyük bir
mücadele verildiğini ifade etti. 1. Tayyare Bölüğü'ndü
5'i pilot, 10'u rasıd (gözetleyici) toplam 15 Türk
havacının bulunduğunun altını çizen Bülent Yılmazer,
ilaveten 16'sı pilot, 7'si gözetleyici 23 Alman
havacının da Çanakkale'de düşmana karşı savaştığını
açıkladı. Savaş boyunca sadece bir Türk uçağının
uçamayacak şekilde yara aldığını kaydeden Yılmazer, buna
rağmen uçağın inmeyi başardığını bildirdi. Yılmazer,
"Savaşların başlamasından, düşman güçlerin geri
çekilmelerine kadar geçen 10 aylık zaman zarfında 6'sı
hava savaşı, 16'sı ise yerden açılan savunma ateşi
sonucunda teyit edilmiş toplam 22 düşman uçağı
düşürüldü. Bunun yanında karşı tarafça teyit edilmeyen,
ancak Osmanlı Ordusu tarafından vurularak düştüğü
bilinen 9 düşman uçağı daha bulunuyor. Osmanlı
Ordusu'nda savaş boyunca sadece Alman Kurt Haaring
isimli havacı hayatını kaybetti." dedi.
18 Mart 1915'te Ege Denizi'ndeki adalardan hareket eden
İtilaf Devletleri Donanması, Osmanlı Ordusu
havacılarının yaptıkları keşif uçuşları sonucu tespit
edildi ve gerekli tedbirlerin alınması sağlandı. Keşif
uçuşlarıyla düşman donanmasının gücü hakkında bilgi
edinen Osmanlı havacıları, düşman uçaklarının Türk
mevzileri üzerinde keşif yapmalarını da önledi. İngiliz
hava birliklerinin Ege Denizi'ndeki adalardaki hava
üstlerine karşı da Osmanlı Ordusu uçukları çok başarılı
bombardıman harekâtı yürüttü. Yoğun uçuşlar yaparak
gizlemeye çalıştıkları çekilme harekâtı da, Osmanlı
havacılarının 6 Ocak 1916 tarihinde iki düşman
uçağı birden düşürmesiyle ortaya çıktı. Çekilmenin
ortaya çıkması üzerine İtilaf Devletleri, bir çok
teçhizatı geride bıraktı. Hatta götüremedikleri bir
uçağı, Osmanlı'nın eline geçmesini önlemek için
parçalamak zorunda kaldı.
O dönemki uçaklar, makineli tüfeğin yanı sıra, toplam 50
kiloyu geçmeyen bomba taşıma kapasitesine sahipti.
Çanakkale Savaşları sırasında İngiliz ve Fransız hava
birlikleri Farman, Breguet, Nieuport, Bristol, B.E.,
Osmanlı Ordusu ise Almanlar tarafından verilen Albatrus,
Rumpler, Fokker, LVG modeli uçaklar kullandı. Özcan
Yağmur - Ankara (Zaman)
"Türkleri
diri diri yaktık"
18 Mart’ta
Türk tarihinin büyük zaferlerinden birinin, Çanakkale
Zaferi’nin 84. yıldönümünü kutluyoruz.
Ancak, Çanakkale Muharebeleri hakkında hâlâ herşeyi
bildiğimiz söylenemez. Gün geçtikçe yeni belgeler ve
bilinmeyenler de günyüzüne çıkmaya başlıyor. Bu
dosyamızla, Çanakkale Savaşı ile ilgili bugüne kadar
gizli kalmış, duyunca insanı ürperten bir gerçeğin
perdesini aralıyoruz. Savaşın acı, insanın vahşi yüzü
bu. Bir insanlık utancı olan hadisenin daha fazla bu
ülke insanlarından saklanmasını da doğru bulmuyoruz.
Çünkü bu olayın doğrudan muhatabı biziz.
Çanakkale Muharebeleri sırasında 1915 Anadolu’sunda her
üç evden ortalama bir şehit çıkmıştı. Hepimizin
büyükbabası yahut onun akrabası bir şekilde bu savaşta
bulunmuştu. Ne var ki, hemen hiçbirimiz o Gelibolu’da
onların başından geçen hadiseleri tam anlamıyla
bilmiyoruz. Dedelerimiz savaşın, ordunun, stratejinin,
taktiklerin vazgeçilmez parçaları olmalarının ötesinde
Çanakkale’de bir insan olarak, bizim ailemizin bir ferdi
olarak yerlerini almışlardı ama biz onların yaşadıkları
sıkıntıları, mahrumiyetleri, mahkumiyetleri, acıları,
sevinçleri, beklentileri öğrenemedik. Çoğumuz onların
mezarlarını dahi bilmiyoruz. Onlar Meçhul Asker olarak
Çanakkale’de dünya durdukça duracaklar.
Çanakkale Muharebeleri 3 Kasım 1914’te İngiliz ve
Fransız savaş gemilerinin Ertuğrul, Seddülbahir, Kumkale
ve Orhaniye tabyalarımızı bombalamaları ile Osmanlı
Devleti’ne resmen savaş ilan edilmeden başladı.
İngiltere ve Fransa’nın resmen savaş ilan etmeleri ancak
iki gün sonraya, 5 Kasım 1914’e tekabül ediyor.
Böylelikle 1.Dünya Savaşı’nın en önemli ve kanlı askeri
cephesi açılmış oluyordu.
Neden
Çanakkale?
Müttefik
Ordular Başkomutanı General Jean Hamilton bu sorunun
cevabını hâtırâtında şöyle cevaplıyordu:
“Çağımızın ekonomik zaferinin birinci şartı İstanbul’u
Türkler’den almaktır. Her ne pahasına olursa olsun
alacağız. Ümit ediyorum ki; geleceğin harp okulu
öğrencileri büyük bir imparatorluğu harakiri yapmaya
mecbur bırakmak için, neden bu kıraç, beş para etmez
kayaların eteklerinde sıkıştığımızı
değerlendireceklerdir. Bu kayalıklar Osmanlı Sultanı’nın
kara kalbine hançerin saplanacağı en ideal yerdir.
Yalnız hançer henüz elini deldi ve yarasından yeni yeni
kan akmaya başladı. Her gün ölümden kurtulmak için
çırpınıyor. Bir metre ilerleyemesek dahi, Halifenin canı
alınıncaya kadar, kanı bu kaba akıtılacaktır.”
Osmanlı Devleti’nin, Almanya’nın yanında 1. Dünya
Savaşı’na girmesi İngiltere—Fransa—Rusya’yı zora
sokmuştu. Çanakkale’den bir cephe açılması fikrini en
çok İngiltere Bahriye Nazırı ve sonra II. Dünya
Savaşında Başbakan olan Winston Churchill savunuyordu.
Müttefik devletlerin stratejistleri Çanakkale’nin
geçilmesi halinde Osmanlı Devleti’nin teslim olacağını
hesaplıyorlardı. Osmanlı’nın açtığı cepheleri tasfiye
etmek, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını
kaldırmak, Orta Avrupa’ya ilerleyen Alman—Avusturya
ordularını arkadan çevirmek, Balkan devletlerini de
kendi saflarına çekmek gibi faydalar da savaştan
bekleniyordu.
Gelibolu’dan Rusya’ya
Çanakkale Savaşı’nın en önemli sebeplerinden biri ise,
Müttefik Kuvvetlerin Çarlık Rusyasına Bolşevik
devrimcilere karşı yardım götürme arzuları olduğu
söylenir. Ders kitaplarında belirtilmeyen ancak dikkate
alınması gereken bir tez de şöyle: Ruslar’ın Almanlar
karşısında geçici olarak başarı gösterip Karpatlar’ı
aşarak Macaristan ovalarına inmeleri, İngiltere’yi
kuşkulandırmıştı. Ruslar Budapeşte üzerine saldırabilir
ve merkezi devletlerle Türkiye’nin bağlantısını keserek
İstanbul’un geleceğini belirlemek konusunda kendilerine
avantaj sağlayabilirlerdi. Rusya’nın, Almanya ile
anlaşarak İstanbul ve Boğazlar’ı ele geçirip savaştan
çekilmesi tehlikesi karşısında İngiltere için Çanakkale
seferini açmak kaçınılmaz olmuştu.
Rusya, bu sebeple Çanakkale seferini sanılanın aksine
kaygı ile karşıladı. Yine aynı sebepten, müttefiklerin
Rusya’nın da bir donanma ile İstanbul’u zorlaması
teklifini, donanmasının yetersiz olduğunu öne sürerek
geri çevirdi. 4 Mart 1915’te müttefiklere bir nota
vererek İstanbul ve Boğazlar’ın kendisine bırakılmasını
istedi ve bu isteklerini kağıt üzerinde kabul ettirdi.
Ceset tufanı
İngiltere,
Kasım 1914’ten 9 Ocak 1916’ya kadar Çanakkale önlerine
50 bini aşkın Avustralyalı, 10 bini Yeni Zelandalı olmak
üzere toplam 410 bin asker getirdi. Fransızlar 10 bini
Senegalli olmak üzere 79 bin, biz ise istilacılara karşı
ondört ay içinde toplam 700 bin askerle karşı koyduk.
Yani 1 milyon 200 bin insan Gelibolu yarımadasında
ölümüne, göğüs göğüse çarpıştı ve neticesinde
istilacılar 213 bin 980 kişi kaybederken bizim şehit
sayımız Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd
Başkanlığı’nın resmi kayıtlara dayanarak tesbit ettiği
rakama göre 213 bin 882 oldu.
İngilizler, Çanakkale Savaşı öncesinde sömürgelerine
haber göndermiş ve yardımcı kuvvetler istemişti.
Avustralya bu isteğe olumlu cevap vererek 20 bin
Avustralyalı, 8 bin Yeni Zelandalıdan oluşan ilk ANZAK
kuvvetini Türkiye’ye doğru Kasım 1914’te yola
çıkarmıştı. 1. Anzak Tümeni’ni taşıyan Orvieto
gemisinde, savaş muhabiri Charles Bean de vardı.
Savaşta bir
gazeteci
Charles Bean, Melbourne limanından demir alınmasından,
istilanın sonuna kadar Anzak askerlerinin bütün
serüvenini hem onlarla birlikte yaşadı hem de bütün
ayrıntıları ile yazdı.
İstila başladığında 34 yaşında tecrübeli bir gazeteci
olan Bean kısa sürede askerlerle kaynaştı ve kızıl
saçlarından dolayı “havuç kaptan” lakabı ile anıldı.
Bean en tehlikeli mevzilere bile girmekten geri durmadı.
O yıllarda yeni gelişmekte olan modern savaş
muhabirliğinde önemli ve örnek bir kariyer yaptı. Son
istila kuvvetlerinin çekildiği tarihi günden ancak bir
gün önce Gelibolu’dan ayrılan Bean ülkesine dönerken
yanında 125 defter dolusu not ve yüzlerce fotoğraftan
oluşan eşsiz belgelere sahipti.
Bean resmi muhabir olmasına rağmen Çanakkale Günlüğü
savaşın gayri resmi tarihi idi. Zaten, “Avustralya’nın
Resmi Tarihi” adında 6 ciltlik bir eser de yazmıştı. Bu
eserini tamamladıktan sonra elindeki notları Avustralya
Savaş Tarihi Enstitüsü’ne devretti. Bean, 1968’de
hayatını kaybetti. Enstitü de bu notları 1979 yılına
kadar halka kapalı tuttu. Bean’ın bu notları üzerinde
çalışan araştırmacı Kevin Fewster, Çanakkale Günlüğü’nü
1983 yılında yayınladı. Kitabın çıkması maalesef gereken
ilgiyi uyandırmadı. Özellikle Türk kamuoyu 64 sene
sansürlü kalmış ve ancak 68 sene sonra yayınlanmış
günlükteki bilgileri maalesef atladı.
Bir facianın
hikayesi
Çanakkale Savaşı deniz ve kara muharebeleri olmak üzere
ikiye ayrılıyor. İngiltere ve Fransa, Boğaz’ı denizden
zorlayarak geçeceklerine inanıyorlardı. Bunun için 17
Mart 1915’te Bozcaada’da Akdeniz Orduları Başkomutanı
General Hamilton’un da katıldığı son toplantıda Deniz
Harekat Planı görüşülmüş ve Boğaz’ın zorlanması
planlanmıştı. Bu plan yapılırken müttefik kuvvetler
kurmaylarının ellerinde Boğaz’ın mayından temizlendiği
raporları vardı. Bunun üzerine 18 Mart 1915 günü İngiliz
ve Fransız ortak donanması Çanakkale Boğazı’na hücum
etti. O gece Nusret mayın gemisi Karanlık Liman
bölgesini mayınlamış olduğundan müttefik donanması
mevcudunun yüzde 35’ini kaybederek çekilmek zorunda
kaldı. Geriye dönüş manevraları sırasında da o yılların
en önemli savaş gemileri olan Bouvet, Ocean, Irrestible,
ayrıca 2 muhrip, 7 mayın arama gemisi battı. Goulois ve
Inflexible da dahil 7 zırhlı gemi görev yapamaz hale
geldi. Bu başarı tarihe Çanakkale Zaferi olarak geçecek,
Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa da “18
Mart Kahramanı” olacaktı.
Çanakkale’deki bu hezimetin haberi Londra’ya bomba gibi
düştü. Önce ajansların haberleri abarttığını düşünen
Londra, daha sonra General De Robeck’in raporu ile
hezimetin gerçek olduğunu anladı. Bu hezimetin faturası
17 Mart’ta Boğaz’ın mayından temizlendiğine dair rapor
veren subaylara çıkarıldı ve kurşuna dizildiler. Ancak
daha sonra verilen raporların doğru olduğu, Türkler’in
son dakikada burayı tekrar mayınladığı anlaşılacaktı ve
kurşuna dizilen subayların itibarları iade edilecek,
ailelerine maaş bağlanacaktı.
18 Mart mağlubiyeti Müttefik Kuvvetlerini, Çanakkale
Boğazı’nın karadan yardım ve destek olmaksızın
geçilemeyeceği noktasına getirdi. Bunun üzerine bir ayı
aşkın bir hazırlık yapıldı. 75 bin kişilik çıkarma
kuvveti hazırlandı ve başına General Sir Hamilton
getirildi. 25 Nisan günü Gelibolu yarımadasında Arı
Burnu ve Seddülbahir’e Anadolu yakasında Kumkale’ye
çıkarma yapıldı.
Bean
anlatıyor
Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci
Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın
nasıl anlatıyor:
“25 Nisan Pazar (geceyarısı): Gemiler Limni’den geldi.
Güvertede uykulu bir ses esnemelerle kesilen bir şarkı
söylüyor... Derken ilk kez 4.38’de, dikkatle kulak
verdiğimde, ta uzaklarda bir takırtı duyuyorum; küçük
tahta bir kutunun iç kısmına bir kurşun kalemle hafifce
vurulurmuşçasına. Bu takırtı sürekli gidip geliyor. Son
derece uzaktan ve derinden gelen bir ses ama benim için
artık yabancı değil. İlk defa işitmeme rağmen bunun ne
sesi olduğundan hiç şüphem yok. Ateşlenen tüfeklerin
yankılanan sesi bu; önce birkaç el, sonra daha ağır ve
sürekli... İlerdeki tepelerde yoğun çarpışmalar
oluyor...
Sandal 50—60 santimetre derinlikte bir suda karaya
çekildi. Dışarı fırladık...Limni’de sırt çantalarının
ağırlığından yıkılanlar olduğunu gördüğüm için dikkatle
çıktım, kumsala dek suları yara yara yürüdüm ve sonunda
Türk topraklarına ayak bastım...”
“Türkler’i
esir alma, öldür”
Her gün olaylar hakkında küçük notlar alıp akşam kıt
ışık altında veya ay ışığında bunları düzenleyen Resmi
Savaş Muhabiri Cherles Bean, 29 Nisan 1915 tarihinde ise
şu dehşet satırları yazıyordu:
“Her gün kampa Türk esirler getiriliyor.
Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları
kesin... Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden
geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna
gidiyorlar.
Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi
durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler
kötüye giderken, Türkler’den esir alınmaması yolunda
üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana.
Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.”
Dehşet dolu
satırlar...
Bean,
günlüğüne 26 Eylül Pazar günü için ise, yaralıları
öldürdüklerini içeren şu dehşet dolu notları kaydetmiş:
“Nevinson ile birlikte İmroz adasında Panagia köyüne
gittik. W.’nin emir eri X bize yolda son derece
şaşırtıcı şeyler anlattı. X, Munster alayındaymış. Bir
çok süngü hücumunda bulunduğunu söyledi bana...
“Anlattığına göre 2 Mayıs gecesi Türkler Munster hattını
yarmışlar. Hattaki askerlerle subayların pek çoğu bunu
bilmiyormuş. Türkler hattı yarıp Munster karargah
bölüğünü darmadağın etmişler. Hattaki askerler de
arkalarından gelen insan seslerini duyunca kendi
adamlarının takviyeye geldiğini sanmışlar. Gene de bu
konuda bir tereddüt belirince bir çavuş adamlarından
bazılarına birer el ateş etmelerini emretmiş. Ateşin
açılmasının hemen ardından “Allah Allah” sesleri
yükselmiş dört bir yandan. Ön hattakiler derhal ateş
açmışlar ve Türkler’i komuta eden Alman subayla birlikte
15 kişiyi öldürmüş ya da yaralamışlar.
“Ertesi gün o Almanın canını alıverdik’ dedi X.
Kulaklarıma inanamadım bir an. Kent bölgesinden gelen
tatlı, yumuşak, becerikli bir adamdı bu X. Evet, iyi
eğitim görmemişti, cahildi ama yumuşakbaşlı iyi bir
adamdı... Bu sözlerin üstüne gerçekten öylesine midem
bulandı ki konuşamadım. Yaptığı işin dehşeti hakkında en
ufak bir fikri bile yoktu. Hatta bununla övünür gibiydi.
Eğer bizim Tommy’lerimizin bir kısmı böyle savaşıyorsa,
Tanrı yardımcımız olsun. Evet yaralıları öldürmekle
böbürlenen bazı Avustralyalılar da görmedim değil, ama
bu savaşın heyecanı içindeydi. Ele geçirdiği yaralı
adamı (Alman bile olsa) bir gün sonra soğukkanlılıkla
öldürebilecek çok fazla insan olduğunu sanmıyorum.”
...Ve
esirleri yaktılar
Resmi Savaş Muhabiri Bean’in günlüğünde insanın
tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise,
maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf
ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan
satırlarına şöyle devam ediyor:
“Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu...
Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan
birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100
kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin
çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok
yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler
tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten
kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler
arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi
yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok
muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü...
Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak
derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen
asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...”
Avustralyalı gazeteci Charles Bean’in Çanakkale
Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek
özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya
kamuoyundan saklandı. Bean’in yazdıklarından bu yakma
olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü “Aynı
iş dün de yapılmıştı” diyor.
Çanakkale
Mahşeri
1998 yılının son aylarında piyasaya çıkan ve iki ayda üç
baskı yapan Çanakkale Mahşeri isimli belgesel tarihi
romanın yazarı Mehmed Niyazi de, Çanakkale Muharebeleri
üzerine 6 sene süren araştırmaları sırasında İngilizce
ve Almanca kaynaklarda 100 Türk ve 2 Alman’ın yakılması
ile ilgili bilgilere rastladığını belirtiyor ve Bean’in
güncesini doğruluyor. Mehmed Niyazi, yakılma olayının
Yüzbaşı Weistock’un emriyle yapıldığını bildiriyor.
Mehmed Niyazi, yakma olayının bir önceki gece
gerçekleşen Türk saldırısının bir intikamı olduğunu ve
tepelerden saldırıya hazırlanan Türklere bir gözdağı
vermek ve morallerini bozmak gayesi ile yapıldığını
söylüyor.
Madalyonun
öbür yüzü
Bean’in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar
anlatılırken aşağıdaki insâni davranışlar da
kaydediliyor:
“4 Mayıs: Türkler, Kabatepe’de yaralılarımızı
teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu
tahliye—yükleme sırasında hiç ateş etmediler... Bugün
öğleden sonra saat 14.00’te donanmaya ait bir tekne,
beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya
geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına,
sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler...
11 Kasım: Türklerle son zamanlarda epey yoğun
haberleşmemiz oldu. Kendilerine gayet iyi bakıldığını
belirten bazı esir mektupları ile Kahire’de çekilmiş
kanlı—canlı fotoğraflar attık karşı taraf siperlerine...
Türkler’den şu cevabı aldık;
‘Sizin sadakanız ile yaşayan domuzdur. Midelerimiz
dopdolu. Kollarımızın ucunda ellerimiz, ellerimizde de
süngülerimiz var. Eğer söylendiği kadar büyük
milletseniz, neden o yüce ilkelere uygun davranmıyor ve
neden başka milletleri kendi önderlerine bağlılıktan
ayartmaya çalışıyorsunuz?..’
Son derece onurlu bir cevap. Türkleri ayartma yolundaki
girişimlerde ipin ucunu kaçırmamız içten bile değildi...
Üç hafta önce Türkler’in üç gün süren bir Bayramı vardı.
Bizim siperlere iki paket sigara attılar. Üzerinde bozuk
bir Fransızca ile ‘Afiyetle için kahraman düşmanımız’
yazıyordu. Başka paketin üzerinde de ‘Sevgili düşmanımız
bize süt gönderin.’ Konserve et gönderdik. Bir taşla
sopanın üstüne yazdıkları cevapta ‘Konserve et
istemeyiz’ dediler. Bunun üzerine biraz reçel, iyi
bisküvi fırlattık. Bütün bunlar saat 08.30 ila 09.15
arasında olup bitti. Sonunda Türkler ‘Tamam’ ‘Fini’ diye
bağırdılar. Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı. Üçüncü
günün sabahında ‘artık bu işe son verin’ şeklinde bir
emir geldi...”
Çanakkale’den gizlice kaçış
Savaş
muhabiri Bean gelişleriyle birlikte kaçışlarını da
anlatıyor Çanakkale Günlüğü’nde.
“16 Aralık: Anzak Koyu olağanüstü ıssız, kumsal tamamen
boş. Evraklarımızı yaktık. Türkleri ilgilendirecek pek
az şey kalacak arkada... Askerlerimizin çoğu buradan
ayrılacakları için üzgün değil. Yalnızca silah
arkadaşlarını burada gömülü bırakacaklarına üzülüyorlar.
17 Aralık: Dün 5. Bölük mühendislerini kazma—kürek ve
borularını yakarken gördüm. Kendi elimle imal ettiğim
mobilyayı yine kendi elimle yok ettim. Sığınağımdan
çıkarken de su geçirmez çarşafıma bir bıçak attım...
23 Aralık: Tüm mevzilerimizi çırılçıplak bir şekilde
Türklere bırakmamız bu gece de boş mevzilerde tüm
ışıkların yanık bırakılması, hat boyunca Türk
tüfeklerinin, sabah bombalayıp ardından da çoktan
terkettiğimiz siperlere hücum etmesi ve gece boyunca
olup bitenleri gerilim içinde gözleyerek
bekleyişimiz...Bütün bunlar hiç de fena bir savaş
hikayesi değil aslında...”
Çanakkale ne denizden ne de karadan geçilebildi.
İstilacılar 6 Aralık’ta Anafartalar, Arıburnu ve
Seddülbahir cephelerini boşaltarak savaşa son verme
kararı aldılar. Boşaltma işlemi yani kaçış ise,
Anafartalar ve Arıburnu cephesinden 19—20 Aralık 1915,
Seddülbahir cephesinden ise 8—9 Ocak 1916 gecesi oldu.
Çanakkale Muharebelerinin Osmanlı Devleti’nin zaferi ile
neticelenmesi Bulgaristan’ı Almanya ve Osmanlı Devleti
yanında savaşa girmeye itti. Rusya’nın itilaf devletleri
ile ilişki kuramaması dolayısıyla ülkedeki finansal
bunalım iç huzursuzluğu artırarak Bolşevik ihtilalinin
başarı ile sonuçlanmasına sebep oldu. İtalya, Romanya ve
Yunanistan ise, İtilaf devletlerine katıldılar ve I.
Dünya Harbi tahminlerin aksine 3 sene daha devam etti.
M.
ALİ EREN - Aksiyon Dergisi Sayı: 223
Çanakkale'de Mehmetçiğe kimyasal silah
Çanakkale
Zaferi'nin 90. yıldönümü kutlanıyor. Başbakanlık Osmanlı
Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç
bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe
karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar
ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara
karışmış.
20 Temmuz
1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu.
Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri,
Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını
anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer:
"Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor.
Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde
askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde.
Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe
su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk
askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir
mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan
İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış
gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin
hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi
muamele yapıldığı konusunda hemfikir."
Çanakkale
Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız
denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan
Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta,
nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor:
"...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda
kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk.
Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş
karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana
ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim.
Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir
nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik
icra etti. Bizi bir kışlaya götürdüler. Orada bize
elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş
idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye
arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara
paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca
biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi
zannediyorduk."
Çanakkale'de
sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya
görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma
konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak,
matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek
başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin
geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği
mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun
bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de
direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu
denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok
sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı.
Dahası topyekûn bir öldürme operasyonu için kimyasal
silahlar bile kullanıldı.
Mehmetçik gaz karşısında çaresiz
Başbakanlık
Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkarılan
yeni bir arşiv belgesinde İtilaf Devletleri'nin Türk
askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal
silah kullandığı belirtiliyor. Belgeye göre, Osmanlı
askeri kimyasal silahlar karşısında çaresiz kalıyor.
Belgede gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından
kullanıldığı belirtilmiyor. Verdiği zarar konusunda da
bir bilgi yok. Fakat, araştırmacılar binlerce askerin
kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin
olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından
böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor.
2 Temmuz
1915 tarihinde Başkumandan vekili namına Müsteşar
imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne
gönderilen belgede düşman kuvvetleri tarafından kimyasal
silahlar kullanıldığı belirtilip tarafsız ve dost
devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor. Dost
devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine
dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi
kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına
sokuyor. Daha önce 19. yüzyılın sonlarında Fransızlar
Almanlara karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde
Almanlar da Fransızlara misillemede bulunmuştu.
Domdom
kurşunu...
Çanakkale'de
destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş
hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı
değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş
ihlalini daha ortaya çıkarıyor. Savaş hukukuna
kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı,
dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe
sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20
Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen
belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne
yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı
rapor ediliyor. Aynı belgede domdom kurşunlarının
İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı
çiziliyor.
10 Mayıs
1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş
gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında
Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30
kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı
belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu
saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla
İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç
belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı
Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler
önüne seriyor.
Belgeler şimdi sergide, sonra kitapta
Çanakkale
Savaşları hakkında Genelkurmay Başkanlığı'nın
yayımladığı birkaç çalışma dışında belgelere dayalı,
ilmi, ciddi ve kapsamlı bir kitabın yazılmamış olması
büyük bir eksiklik. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bu
alandaki eksikliği gidermek için savaşların 90.
yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde iki ciltten oluşan
"Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri" kitabının
ilk cildini kısa bir süre sonra piyasaya sürecek.
Kronolojik olarak 10 Ağustos 1914 ile 31 Ağustos 1915
tarihleri arasındaki olayları anlatan belgelerden oluşan
ilk kitap muhteva bakımından oldukça geniş. İkinci
cildiyle birlikte bu kitap bir yıl içinde tamamlanacak.
İkinci cilt
ise 1 Eylül 1915 ve 9 Ocak 1916 tarihleri arasını
kapsayacak. Arşiv bünyesinde kurulan ve beş uzmanın
çalıştığı Çanakkale Masası'nın ortaya koyduğu belge ve
fotoğraflar da kitaptan önce bir sergide kamuoyuna
sunulacak. Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile 18 Mart
Üniversitesi tarafından 14-25 Mart tarihleri arasında
ortaklaşa düzenlenecek sergide 50 arşiv belgesiyle
çeşitli fotoğraflar yer alacak.
HAŞİM
SÖYLEMEZ - Aksiyon Dergisi Sayı: 536
Bir
efsaneydi Çanakkale
Birinci
Dünya Savaşı öncesinde Avrupa ikiye bölünmüştü.
Almanya’nın öncülüğünde buluşan Avusturya—Macaristan,
İtalya —daha sonra saf değiştirmişti—, ;
Bulgaristan ‘İttifak Devletleri’ni meydana
getirmişlerdi. Bu ittifaka daha sonra Osmanlı
İmparatorluğu’nun da katılmasına karşılık, Fransa,
İngiltere, Rusya —daha sonra ise Amerika, Japonya,
Belçika, Romanya, Sırbistan, Yunanistan ve ve Karadağ—
‘İtilaf Devletleri’ni oluşturmuşlardı.
Almanya’nın teknolojide gün geçtikçe ilerlemesi,
bölgedeki etkinliğinin artması bu ülkeleri
endişelendiriyordu. Bir Sırp gencinin
Avusturya—Macaristan veliahtı Ferdinand’ı Saraybosna’da
vurarak öldürmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.
Rusya Sırbistan’ı korumak maksadıyla
Avusturya—Macaristan İmparatorluğu’na saldırdı. Almanya
derhal Avusturya—Macaristan tarafından savaşa katılarak
Rusya’ya saldırmakta gecikmedi. Nihayet Fransa ve
İngiltere müttefikleri Rusya’ya yardım etmek için savaşa
girdiler. Böylece o zamana kadar yaşanan bütün
savaşların en büyüğü, en korkuncu, en uzunu ve en geniş
çaplısı başlamış oldu. İtilaf Devletleri’nin saflarında
toplam 42 milyon 700 bin, İttifak Devletleri’nin
saflarında ise toplam 22 milyon 900 bin asker
savaşıyordu. Bu savaş sonunda her iki taraf toplam 9
milyon 323 bin ölü, 38 milyon 481 bin yaralı vermişti.
Osmanlı savaşa nasıl girdi?
İttihat
ve Terakki’nin güçlü önderlerinden Enver Paşa, henüz 33
yaşında bir gençken Saraya damat olmuştu. 3 Ocak 1914’te
birdenbire paşalığa yükseltildi, Harbiye Nazırlığı’na
getirildi ve Başkomutan vekili oldu. Enver Paşa’nın
aşırı denebilecek vatanseverliği ve cesaretine
tecrübesizliği de eklenirse bu tür durumlarda
reaksiyoner politikalar üretmesi son derece doğaldı.
Karada ve denizde cehennemî savaş sürerken, İngiliz
donanmasının sıkıştırdığı iki Alman gemisi “Goeben” ve
Breslau” Çanakkale Boğazını geçerek Osmanlı’ya sığındı.
Ne padişahın, ne diğer bakanların, ne de Meclisin
haberdar olmadığı bu olaydan, Sadrazam Halim Paşa da
habersizdi kuşkusuz.
10 Ağustos 1914 gecesiydi ve Bakanlar Kurulu, Başbakan
Said Halim Paşa’nın yalısında toplanmıştı. Harbiye
Nazırı Enver Paşa toplantıya biraz geç kalmıştı ve içeri
girer girmez de gülümseyerek şöyle demişti:
“Bir oğlumuz dünyaya geldi”
Enver
Paşa oldukça rahat ve kendinden emin bir şekilde iki
Alman gemisinin İngiliz donanması tarafından takip
edildiğini, kurtulmak için Boğaz’ı geçtiklerini, buna da
kendisinin izin verdiğini söylüyordu.
İtilaf Devletleri ise Osmanlı İmparatorluğu’na bir
ültimatom vererek Alman gemilerini bırakmasını, aksi
takdirde bunun savaş sebebi sayılacağını bildirmekte
gecikmediler. İttihat Terakki Hükümetinin gemilerin
Almanya’dan satın alındığını belirterek, gemilere Türk
bayrağını çekmesinin ardından Rus şehirlerini
bombalatması bardağı taşıran son damla olmuştu. Osmanlı
artık I. Dünya Savaşı’nın tam ortasındaydı.
Rus donanması 17 Kasım 1914 günü Trabzon’u bombaladı.
İngiliz, Fransız ve İtalyan donanmaları Çanakkale
Boğazı’na çoktan dayanmıştı.
İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nı aşarak İstanbul’u
da kolayca ele geçireceklerini düşünüyorlardı.
Böylelikle Akdeniz—Karadeniz yolu İngiltere—Fransa ve
Rusya’nın denetimine girecek, başkenti İstanbul’u
yitiren Osmanlı Devleti de oyun dışı kalmış olacaktı.
İngiliz—Fransız donanması Osmanlı Devleti ile savaşa
girdikleri Ağustos 1914’ten başlayarak Çanakkale
Boğazı’na giriş—çıkışı denetimleri altına almışlardı.
Kasım—Aralık 1914’te Boğazı savunan Türk tabyalarına
karşı bir kaç saldırı düzenlediler. Ama asıl deniz
harekatı 19 Şubat 1915’te başlamıştı. 40 gemiden oluşan
İngiliz—Fransız filosunun saldırısını Türk topçuları
Boğazın iki yakasından açtıkları şiddetli ateşle geri
püskürttüler. 25 Şubat 1915’teki ikinci büyük saldırıda
Boğazı savunan dış tabyaları susturmayı başardılarsa da
iç tabyaların direnmesi karşısında Boğaza girmeyi
başaramadılar. Bu durum karşısında ellerindeki bütün
güçleri toplayarak kesin sonuç almak için bir harekat
düzenlemeye karar verdiler. Böylesi bir gelişmeyi
bekleyen Türkler de Boğazın iki yakasındaki savunma
güçlerini artırdılar. Boğazın sularına da çok miktarda
mayın döktüler. 18 Mart 1915 günü başlayan büyük
saldırının başlangıcında İngiliz ve Fransız
donanmasından dört zırhlı mayınlara çarptı. Bunlardan
ikisi batmış, ikisi de hareketsiz kalmıştı. Bu
gelişmeler üzerine geri çekilmeye çalışan iki Fransız
zırhlısı da mayına çarparak ağır yara aldı. Uzun
hazırlıklar sonunda giriştikleri saldırının daha ilk
gününde böylesi bir yenilgiye uğrayınca İngiliz—Fransız
filosu Çanakkale Boğazı’ndan ayrılmak zorunda kaldı.
Bu olayın Deniz Harp tarihindeki yeri inkar edilemeyecek
kadar büyüktür. Bu yüzden Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı’nın hemen hemen bütün birliklerinde her 18
Mart bütün heyecanı ve coşkunluğuyla yeniden yaşanır,
yeniden yaşatılır. Marşlar, kahramanlık türküleri
söylenir. Bir esenliktir 18 Mart, zaferin efsanevî
çığlığını hatırlatır.
Aydoğan Vatandaş - Aksiyon Dergisi Sayı: 171
10 BiN
KAYIP ASKER
Fiilen
3 Kasım 1914'te başlayan Çanakkale Savaşları 9 Ocak 1916
tarihinde İtilaf Devletleri'nin çekilmesiyle sona erdi.
Çanakkale'de ortaya çıkan rakamlar savaşın ne kadar
şiddetli geçtiğini anlatmaya yetiyor. Yaklaşık bir yıl
süren çarpışmalar sonucunda İtilaf Devletleri 252 bin
kayıp verirken, Osmanlı Devleti ise 251 bin şehit verdi.
3
Kasım 1914'te Seddülbahir Kalesi'ndeki cephaneliğe
yapılan saldırıda 5 subay 83 er şehit oldu. Bunlara "ilk
şehitler" deniyor.
Rumeli
Mecidiyesi'nde görev yapan Topçu er Seyit 275 kilo 600
gram ağırlığındaki top mermisini tek başına kaldırıp
namluya sürerek ateş etti; Ocean zıhlı gemisi sulara
gömüldü.
19
Mayıs 1915'te cepheye katılan 100 kadar İstanbul Tıp
Fakültesi öğrencisi 3 saat içinde şehit düştü. İstanbul
Tıp Fakültesi 1921 yılına kadar hiç mezun veremedi.
Karşılıklı siperlerin en yakın mesafesi 5 metre olduğu
halde çatışmalar sürdü.
Savaşta 60 İngiliz uçağına karşılık 22 Türk uçağı
bulunuyordu.
İngilizler 205 bin, Fransızlar 47 bin kayıp verirken
İtilaf Devletleri'nin toplam kaybı 252 bin olarak tespit
edildi.
İngiltere (sömürge askerleri dahil) savaşa 469 bin
askerle katıldı.
O gün
için 700 bin Türk askeri bulunuyordu.
Osmanlı Devleti toplam 251 bin şehir verdi. 10 bin
askerimiz kayıp.
Savaşta 57. Alay'ın bütün mensupları şehit düştü. Bir
daha 57. Alay kurulmadı. Bu Alay'ın sancağı halen
Avustralya Savaş Müzesi'nde sergilenmektedir.
25
şehitle Kastamonu'nun Güzlük köyü en fazla kayıp veren
köy olarak kayıtlara geçti.
En çok
şehit veren ilk beş ilin sıralaması ise şöyle: Bursa
3274; Balıkesir 3003; Konya 2683; Kastamonu 2527;
Denizli 2258.
İstanbul 1908 şehit verirken bu savaşla birlikte adı
tarihe geçen Çanakkale ise 1876 şehit verdi. Tabii
burada diğer illerden alınan askerlerin Çanakkale
dışındaki cephelere gönderilmesi gerçeği de göz ardı
edilmemeli.
Savaş
sırasında Saroz Körfezi'ne 300 kadar Yunan asker
çıkarıldı ancak bunlar korktukları gerekçesiyle tekrar
geri gönderildi.
İtilaf
Devletleri safında 600 kişiden oluşan Siyon Katırcılar
Birliği de savaşa katıldı.
Çanakkale’de esir düşen askerler: Osmanlı bize çok iyi
davrandı
18
Mart’ın yıldönümününde ortaya çıkartılan Osmanlı
belgeleri en önemli tarihî dönemeçlerden biri sayılan
Çanakkale Savaşları’na ilişkin yeni ayrıntıların gün
yüzüne çıkmasını sağladı. Başbakanlık Devlet Arşivleri
Genel Müdürlüğü, Çanakkale Muharebeleri’ne ait şimdiye
kadar yayınlanmamış belgeleri bir araya getirdi.
Çanakkale Savaşları’nın 90. yıldönümü çerçevesinde
hazırlanan, ‘Osmanlı Belgelerinde Çanakkale
Muharebeleri’ adı verilen kitap iki ciltten oluşuyor.
Kitapta tarihe ışık tutacak 300’e yakın belge var.
Osmanlı belgelerinde ortaya çıkan en dikkat çekici
olaylardan birisi İngilizlerin öncülüğündeki müttefik
kuvvetlerin sivillerin bulunduğu alanlara ve hastanelere
ateş açılması emrini vermesi. Osmanlı komutanlarının
yazışmalarında ayrıca İngilizlerin boğucu gaz
kullandığından şikayetçi olunuyor ve bunun uluslararası
savaş kurallarına uygun olmadığına dair uyarılarda
bulunulduğu görülüyor. Devlet Arşivleri Genel Müdürü
Doç. Dr. Yusuf Sarınay, Çanakkale’nin dünyadaki en
önemli tarihî dönemeçlerden biri olduğunu belirtti.
Osmanlı arşivlerinden derlenerek hazırlanan belgelerde
‘Hariciye Nezareti’nden Ordu-yu Hümayun Başkumandanlığı
Vekalet-i Celilesi’ne denilerek yazılan belgede,
İngilizlerin hastane ve hastane gemilerini
bombaladıklarına dikkat çekiliyor. Bunun savaş
kurallarına aykırı olduğunun altı çizilirken, saldırının
devam etmesi halinde sivil ve asker İngiliz esirlerine
misillemede bulunulacağı uyarısı yapılıyor. Aynı yerden
gönderilen bir sonraki belgede ise müttefik uçaklarının
Hilal-i Ahmer işaretleri olan Akbaş Tekkesi hastane
çadırlarını bombaladıkları bildiriliyor. Yazının
devamında ise müttefik denizaltılarının Marmara
havzasında yolcu gemilerine saldırmaktan
çekinmediklerinden şikayetçi olunuyor.
Karargah Umumi İstihbarat Şubesi Müdürü imzası taşıyan
bir başka belge ise oldukça ürkütücü. Müttefik
kuvvetlerinin boğucu gaz yayan mermiler kullandıkları
ifade ediliyor ve müttefik uçaklarınca Seddülbahir’deki
Halilpaşa Hastanesi’nin bombalandığı anlatılıyor. Ayı ve
domuz avı için üretilen domdom kurşununu bile müttefik
askerlerinin kullanmaktan çekinmedikleri yine Osmanlı
belgelerinde dile getirilen konular arasında. Söz konusu
tespiti içeren belgede Tekirdağ Hastanesi’ne yatırılmış
bir askerin bacağından çıkartılmış olan domdom
kurşununun fotoğrafları da yer alıyor.
Belgelerde
müttefik kuvvetlerinin acımasızlığına karşın Osmanlı’nın
esirlere ne kadar iyi muamele ettiği de esir düşen
askerlerin ifadelerinden yola çıkılarak anlatılıyor.
Osmanlı kuvvetleri tarafından batırılan AE-2
denizaltısının esir düşen kaptanı Yüzbaşı Staker,
Malta’daki bir dostuna gönderdiği mektupta, durumunun
iyi olduğunu ve kendisine çok güzel muamelede
bulunulduğunu vurguluyor. Yüzbaşının mektupta dile
getirdiği, “Rahatım pek yerinde, ummadığımız derecede
iyi muamele görmekteyiz.” ifadeleri, Osmanlı’nın
esirlere olan tavrı konusunda fikir veriyor. Osmanlı
belgelerinden anlaşıldığı üzere Çanakkale’deki zafer,
Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelerde sevinçle
karşılanmış. Bunun en ilginç örneklerinden biri bugünkü
Endonezya’nın başkentinin bulunduğu Jakarta’da
görülüyor. Buradaki Müslümanlar mutluluklarını
camilerden dile getirmiş. Cuma hutbelerinde Osmanlı
paşasına ‘gazi’ unvanı verildiği ilan edilmiş.
|
Savaşların meçhul çocuk askerleri
Çanakkale
ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk,
vatan savunmasında destan niteliğinde
kahramanlık örnekleri sergileyerek, ''meçhul
çocuk askerler'' olarak Türk tarihinde yerini
aldı.
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih
Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı, Konya ve Yöresi
Tarih Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr.
Nuri Köstüklü, yaptığı açıklamada, Türk
milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde
erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli
görevler üstlendiğini söyledi.
Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru
içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği
çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini
vurgulayan Köstüklü, Anadolu'nun hemen her
köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde,
çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık
örnekleri sergilediğini anlattı.
Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını
ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde
sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan
bazılarını şöyle sıraladı:
''Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu
küçük Mehmet, Şahin Bey'in oğlu Hayri, şehit
Yolağası'nın oğlu Mehmed Ali, arzuhalci Ali
Efendi'nin oğlu İsmail gibi 11-12 yaşlarındaki
çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu
çocuklar Arslan Bey'in başında bulunduğu milis
kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler
gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara
katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat
hizmetinde bulundular.
TEK BACAĞI İLE MİLLİ MÜCADELEDE YER ALDI
Bu
çocuklardan küçük Mehmet ve İsmail, 1920 yılının
Ağustos ayında şehrin durumu ile ilgili orduya
dilenci kılığında bilgi götürürken düşman
askerlerine yakalandılar ve hiçbir konuda düşman
kuvvetlerine bilgi vermediler. Serbest
bırakıldıktan sonra ateş açılması nedeniyle
küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandı.
Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarıldı.
Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı
kesilen Gazi Mehmet, geri döndükten sonra tek
ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı.''
Köstüklü, bir diğer kahraman Tarsuslu küçük
Mehmet'in de mücadelede önemli görevler
üstlendiğini belirterek , ''Bu çocuk, Adana
cephesinde düşmanla çarpışıldığı zaman Kuvayi
Milliye'ye yemek taşır ve postacılık yapardı.
Birgün yine vazifesini yaparken kurşun yağmuruna
yakalandı. Ağır yaralanan Mehmet, Konya'da
tedavi gördü'' dedi.
KAHRAMANLIKLARI TÜRKÜ OLDU
Adanalı
çocukların da İstiklal Savaşı'nda milli heyecan
ve sorumluluk içinde hareket ettiğini dile
getiren Köstüklü, şöyle devam etti:
''12 Haziran 1920'de Fransız ve Ermenilerden
oluşan bir grubun Türklere yönelik katliamında,
direniş gösteren Türk çocuklarından 10 yaşındaki
Mehmet, aldığı kurşun ve süngü yaralarına rağmen
hayatta kalmayı başardı, ancak bir bacağını
kaybetti. Urfa'da 14 yaşındaki Bozan, Fransızlar
kaçarken Kuvayi Milliye önünde harbe katıldı. Bu
yavrunun kahramanlığını gören halk, Bozan için
türkü bile yaktı. Sebeke dağından indim
dereye/Atılıyor bombalar, bilmem nereye/Türk
çeteleri dönmez geriye/Be yürü! yürü Bozan
Yavrum yürü!/Vursun kırsın Fransızları, aslanım
yürü!...''
Köstüklü, Kahramanmaraş savunması sırasında
düşmanın önünü kesmesi için kendisine verilen
köprü uçurma görevini yerine getiren Sarıca
Köyü'nden 14 yaşındaki Ali, milis kuvvetler
arasında bir çok yeri dolaşmak suretiyle bilgi
alışverişini sağlayan 10-11 yaşlarında
Osmaniyeli Niyazi Aykan da Cumhuriyet tarihine
adını altın harflerle yazdırdığını ifade etti.
12 YAŞINDAKİ NEZAHAT ONBAŞI
Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey'in kızı 12
yaşındaki Nezahat onbaşının da, bu küçük yaşına
rağmen elinde silahı asker kıyafetiyle Türk
ordusuyla birlikte çeşitli muharebelere
katıldığını anlatan Köstüklü, ''Ata binmesini ve
silah kullanmasını çok iyi bilen bu kız çocuğu
Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı'nın bir
mensubu olarak alayla birlikte tam bir asker
gibi, cepheden cepheye koştu. Hatta bu Alaya, o
bölgede 'Kızlı Alay' denmişti'' dedi.
Köstüklü, Çanakkale Savaşı'na katılan
Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri gibi birçok
okulun öğrencisinin şehit düştüğünü belirterek,
savaşın olduğu dönemde bu üç lisenin mezun bile
veremediğini bildirdi.
Vatanın kurtulması için Türk milletinin kadını
erkeği ve çocuğuyla tek vücut olarak düşmana
karşı koyduğunu ve yabancı unsurları Türk
topraklarından attığını belirten Köstüklü,
''Türk çocuğu yeri geldiğinde omzunda silahla
cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için
haber taşıdı, yeri geldi Türk askerine su, ekmek
ve mermi götürdü. Bugün kahramanlık destanları
yazarak gazi ya da şehit olan bu çocukların
birçoğu bilinmemektedir'' dedi.
Çanakkale Efsaneleri
Kahramanlıkların tarih kitaplarına yazıldığı,
ardında binlerce dramatik hikayelerin
anlatıldığı Çanakkale Savaşları, 91 yıl sonra
bile bazı bilinmeyenleriyle anılıyor.
Çanakkale Boğazı'nı geçip, İstanbul'a ulaşmak
isteyen İtilaf Devletleri, binlerce askerle
Gelibolu Yarımadası'na ayak atmış, vatan
topraklarını işgal etmişti.
Her karış toprağında kanlı savaşların yaşandığı,
anaların oğullarının başına kına yakarak savaşa
gönderdiği bölgede, İngiltere'den gelen 4.
Norfolk Taburu'nun Anzak Koyu'nda, bir bulut
kütlesinin içinde kaybolduğu söylentileri, 91
yıldır hala konuşuluyor.
Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre,
Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşa katılan İngiliz
Kraliyet Ordusu'na ait 4. Norfolk Taburu'nun, 12
Ağustos 1915 tarihinde Anzak Koyu mevkiindeki
60. Tepede büyük bir bulut kütlesinin içinde
kaybolduğu iddia edilmiş, bu olay savaştan sonra
çeşitli tarih kitaplarında yerini almıştı.
Yeni Zelanda Kıtası'nın 1. Sahra Birliği'ne
bağlı 3. Bölükte savaşa katılan F. Reichardt,
R.Nevnes ve J.L. Newman adlı üç asker, bu
olaydan 50 yıl sonra olayın görgü tanığı
olduklarını iddia etmiş, güneyden esen 70
kilometre hızındaki rüzgara rağmen, yaklaşık 250
metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60
metre genişliğindeki bulut kültesinin yer
değiştirmeden 60. Tepe üzerinde durduğunu ve
İngiliz askerlerinin bu kütlenin içinde
kaybolduğunu anlatmışlardı.
Bu olay, kimilerine göre gerçek, kimilerine göre
rivayetten başka bir şey değildi. Ancak, bu tür
olaylar, tek bir gerçeği değiştirememişti; o da,
''Türk'ün vatan ve millet sevgisi uğruna verdiği
binlerce candı...''
TARİH ARAŞTIRMACISINA GÖRE...
Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı
Ahmet Kaşıkçı, yaptığı açıklamada, uzun
yıllardır anlatılan ''bulut'' olayının, aslında
kaybedilmiş savaş için uydurulan bir kılıf
olduğunu söyledi.
Gelibolu Yarımadası'na, son derece donanımlı
silahlarıyla gelen İngiliz ve Anzaklar'ın,
savaşta ilk başlarda çok iddialı olduklarını,
ancak Yeni Zelandalılar'ın yaşadıkları yenilgi
üzerinden 50 yıl geçtikten sonra, noter
huzurunda anlattıkları ''bulut'' olayının, dünya
tarihinde inanılmaz bir zafer olarak yerini alan
Çanakkale Zaferi'ni küçümsemek amacıyla
uydurulduğunu öne süren Kaşıkçı, şunları
kaydetti:
''Binlerce insanın, gencecik yaşta hayatını
kaybettiği bu savaşta askerler, savaş
psikolojisiyle bu tür olaylar anlatabilir. Ancak
ne olursa olsun Çanakkale Savaşı'nda yaşananları
bu şekilde anlatmak, askerimize yapılan bir
hakarettir. Çoğu zaman da buna benzer
anlatımlarla, Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşın
başka güçlerin desteğiyle kazanıldığı ima
edilmeye çalışılıyor. Elbette ki bizim askerimiz
inançlıydı. Savaşın kazanılmasında,
göğüslerindeki vatan ve iman sevgisi doruğa
çıkmıştı. Bu inanç, Mehmetçik'e düşmanla göğüs
göğüse yapılan muharebelerde güç vermişti.''
Çanakkale’de şehit mektupları
Yakup
Kadri Karaosmanoğlu’nun Bir Şehid Mezadı adlı
hazin bir hikayesi vardır. Kurtuluş Savaşı’nda
şehid olan erlerin eşyalarının nasıl mezada
konup satıldığını, topu topu bir küçücük bavula
sığacak kadar olan bu şehid eşyalarını
ailelerine göndermenin masraf ve zahmetini falan
anlatır bu hikaye. Siz Anadolu’daki şu
yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği
açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini,
eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar
değerli, öte yandan ailesi de onun parasına
muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak
üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları
çıkarsa!..
Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa,
mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o
mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu
değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını
yüklenmiş bir gönül vardır. O mektuplar ki
kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada
göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet
verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme
bağlayarak cesarete dönüştürür. Kalbinin üstünde
böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için
yapabileceği hangi fedakarlık’ vardır diye
sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve
canını en son verir. Çanakkale Mahşeri’nden
okuyalım:
“Bu anda dışarda koşuşma başladı; eski askerler,
“Saya geldi! Saya geldi!” diye birbirlerine
bağırıyorlardı. (...) Binbaşı Abdülkadir,
meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi’ye çevirince,
o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.
-Sai gelmiş. İzmir’in köylerinde dolaşır;
askerlere gönderilecek mektupları, küçük
emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir.
Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona
emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli
yapar.
Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini
heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve
bağırdı:
Mehmet oğlu Kara Ali!?..
Değişik yerlerden sesler yükseldi:
-Cennet-i A’lâ’da!..
-Mertebesine erdi!..
Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir
mektup çıkardı:
-Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!
Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak
bağırdı:
-Ver! Buradayım!..
Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir
yumruk vurdu:
-Kimden geliyor?!..
-Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.
Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle
bağırdı:
-Kadir oğlu Hüseyin!..
Değişik yerlerden cevap geldi:
-Şehit!..
-Şehit!..
Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir
mendil çıkardı:
-Hasan oğlu Rafet!..
-?!..
Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:
-Hasan oğlu Rafet!?..
Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları
değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir
karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi
kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ
duyuyorlardı:
-Musa oğlu Muharrem!..”(1)
Tarihini bilmeyen milletler kendilerine
efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere
sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz
hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız.
Ya kaybolup gitselerdi!..
*
Çanakkale anılınca kaybolup gitmesine gönlümüzün
razı olmadığı bir de şiir var sırada. Binbaşı
Mustafa Kemal’in de yer aldığı savaşa adanmış
bir gazel bu. Sultan Reşad’ın yazdığı bir gazel.
Heyecanla okuyalım:
Savlet etmişdi Çanakkale’ye bahr ü berden
Ehl-i İslâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden
Lakin imdâd-ı İlahî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal’a-i pûlâd-beden
Asker evladlarımın pîşgeh-i azminde
Aczini eyledi idrâk nihayet düşmen
Kadr-ü haysiyyeti pâmâl olarak etdi firar
Kalb-i İslâm’a nüfûz eylemeğe gelmiş iken
Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle dua
Mülk-i İslâm’ı Huda eyleye dâim me’men
(...Müslümanlara karşı iki kuvvetli düşman
birlik olup Çanakkale’ye karadan ve denizden
hücum etmişlerdi...)
(...Şükür ki Allah’ın yardımı yetişip ordumuzun
her bir neferi çelik bedenli bir kale
kesiliverdiler...)
(...Nihayet düşmanlar asker evlatlarımın
azimleri önünde diz çöküp aciz kaldıklarını
anladılar da...)
(...İslam’ın kalbine hançer saplamaya
gelmişlerken, itibar ve şereflerini ayak altına
atıp kaçtılar.)
(Ey Reşad!.. Var, şükür secdelerine kapanıp
ellerini duaya kaldır ve şu yakarıyı tekrarla:
“Allah, bu İslam yurduna daima emniyet versin!”
)
(1) Bk. Mehmed Niyazi (Özdemir), Çanakkale
Mahşeri, 19. Bs. Ötüken Yayınları, İstanbul,
2004, s. 389-390
İSKENDER PALA
Kanlısırt’taki mitralyöz

Bir bölük kumandanının hatırat defterinden;
Kanlısırt’taki düşmanın ileri siperlerinden
birinde tek bir mitralyözü vardı ki, fırkanın
bütün cephesini taciz edip duruyordu. Daha ikmâl
edilememiş siperlerden bazıları bu mitralyözün
ateşi altında idi. Ara sıra acı haberler
alıyorduk: Üçüncü bölüğün emir eri sipere
gelirken vurulmuş. Dördüncü mangadan bir nefer
şehit olmuş... Yüzbaşı yaralanmış, artık bu
mitralyöz bizim için meşum olmaya başlamıştı.
Hatta bombalardan, torpillerden daha meşum!
Çünkü bu silahların az çok mizacını biliyorduk.
Mesela büyük torpil makinesi haftada iki gün
bizim cephemizi ziyaret ediyordu. Bombalar daha
ziyade akşamdan sonraki ziyaretçilerimiz
meyânına dahildi. Velhasıl dâimi bir ülfet
neticesi olarak harbin kendisine mahsus
itiyatlarını öğrenmiş, ruhumuzda bir huzur ve
sükûn tesis edebilmiştik. İşte Kanlısırt’taki
melun mitralyöz bizim bu kıymetli asayişimizi
ihlâl ediyordu. Gece toplanmış konuşuyorduk.
Devamlı yaptığımız musahabe bu uğursuz nokta
üstünde deveran ediyordu:
-
Eey... Bu mitralyoz tahrip edilemeyecek mi?
-
Siperler yakındır, topçu ateş edemez.
-
Bir hücum yapsak!
-
Kumandan müdâfaada kalmayı tercih ediyor.
-
Sen ne dersin ha Mustafa Çavuş, can sıkmaya
başlamadı mı bu mitralyöz? O, cevap vermedi.
Derin derin düşünüyordu; fakat doğrusu ya en
babayiğidimiz de kendisi idi. Bahis değişmek
üzere iken Mustafa Çavuş bir heykel gibi
karşımıza dikildi: “Ben bunu gidip getiririm!”
dedi.
“Satmıyorlarmış galiba!..” diye lâtife ettik.
Arkadaşımızın bu sözü ciddi söylediğine kânî
değildik. Fakat o hiç tavrını bozmadı.
Gülümsedik bile. Yalnız kendini siperin üstüne
fırlattı. O zaman anladık ki hakikaten
mitralyözü almak için gidiyor. Kendisini en çok
seven iki hemşehrisi arkasından koştu. Biraz
sonra bu üç asker, diğer bütün gecelerden daha
korkunç, daha siyah bir gecenin enginlerine
doğru kayıp gitmişlerdi.
Hepimiz asabiyetten, heyecandan sararmıştık.
Avuçlarımızdaki tüfekleri sıkıyorduk. Şu dakika
hücuma kalkmak için öyle dayanılmaz bir arzu
duyuyorduk ki... Hey yâ Rabbi eğer gidenler
gelmeyecek olurlarsa!.. Bu sefer orada kalsak
bile ey Kanlısırt’taki düşman mitralyözü artık
sen yerinden oynamıştın!
Türk anası ne düşünüyor?
“...
Zavallı valide ciğerparesini bir daha kokladı.
Dedi ki: Hüseyin... Dayın Şıbka’da, baban
Dömeke’de ağaların da sekiz ay evvel
Çanakkale’de yatıyorlar. Bak son yongam sensin!
Minareden ezan sesi kesilecekse, caminin
kandilleri körlenecekse sütlerim haram olsun, öl
de köye dönme. Yolun Şıbka’ya uğrarsa dayının
ruhuna Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah
yolunu açık etsin.”
(Oğlu Asker Hüseyin'i teşyî' ederken
[uğurlarken])
Sonbaharın aysız gecelerinden biriydi. Bulutlar
birbiri üzerine yığılmış, hava toprakla bu
bulutlar arasında sıkışmış, ağırlaşmış göğüs
darlığı çeken insanlar gibi sıcak dalgalarıyla
teneffüsü boğucu bir tazyik altına almıştı.
Karanlık o kadar yoğun idi ki sakin yıldızlı
geceler bu korkunç karanlığa nispetle adeta
gündüz sayılabilirdi. Yağmur bardaktan
boşanırcasına dökülüyor, şimşekler, gökleri yere
indirecek gibi yıkıyor, parçalıyor, güya cenge
koşan askerleri top ve bomba bombardımanlarına
alıştırmak istiyormuş gibi kulakların zarını
patlatacak derecede kesilmeksizin devam ediyor,
yıldırımlar birbirine rekabet edercesine
zikzaklı ve ateşli hatlar çizerek tesadüf ettiği
tabii ve sınaî her tabyayı tahrib ve ihrakta
olanca şiddetiyle çalışıyordu. Tabiatın
kıyametten bir numûne olan bu dehşetli hengamesi
arasında beşerin kudret ve azmine delil olacak
bir askeri faaliyet, bütün intizamıyla, bütün
sakinliği ve ihtişamıyla devam ediyor;
harekâtına zerre kadar halel getirmeden bir
dakikasını bile kaçırmıyordu.
Bilecik İstasyonu’nda bir askerî tren harekete
âmâde idi, lokomotif istim hazinelerinde fazla
geleni keskin bir hışırtıyla semâya savuruyordu,
otuz iki vagon birbirine yapışmış, şanlı
yolcularını taklid edercesine dizilmişti.
İkinci kampana çalınmış olmalı ki vagonlara inen
binen yok. Fakat askerî trenlerin ikinci
kampanalarıyla üçüncü kampanaları arasında
epeyce zaman geçtiğini biliriz. Sivil yolcu
trenlerinin ân-ı hareketini ihtar eden
kondüktörlerin “Tamam, tamam” nidaları askerî
bir trenin harekete hazır olduğunu itham edemez.
O sağdan saydıran, mevcudun adedini anlatan
başka bir usule, başka bir ‘tamam’a tâbi
olduğundan askerî memurlar bütün
mevcudiyetleriyle çalışıyorlar, vazifelerini
ikmâle uğraşıyorlardı.
Trenin tam karşısında ve kapısı açık kırk beşlik
bir vagonun hizasında bir karaltı vardı, oraya
mıhlanmış duruyordu. Abdulkadir Kemal bu
karaltının ne olduğunu anlamak istemişti, evvela
nöbetçidir diye hükmetti. Hakikatte bu bir
evlâd-ı vatan bekleyen şefkatli bir anneydi.
Yanına yaklaştığı vakit, vücudu manevi
kederlerin büktüğü bellerin rükû şeklini andırır
bir şekilde biraz önüne doğru eğilmişti. Elinde
bir değnekcik sırtında bağlı bir torba vardı.
Karaltı, kendisinin sessiz lisanına ve inleyen
kalbine tercüman olan mukaddes bir maksadla
canlı bir abide gibi orada kakılmış kalmış bir
Türk anasıydı. Yıldırımların salıverdiği
kuvvetli projektörlerin aydınlığı sararmış,
çizgili çehresini gösterdi. Başındaki örtü
ıslanmış, çenesine, şakaklarına akçıl saçlarına
yapışmıştı. Şimşek çaktığı her kısa zaman
aralığında gözleri vagona yöneliyordu.
Abdulkadir yaklaştı:
-
Valide burada ne duruyorsun? Sualiyle aşağıdaki
konuşma başladı:
-
Şimendiferde asker oğlum var; onu geçirmeye,
selametlemeye geldim.
-
Oğlun kimdir, nerelidir?
-
Söğüt’ün Akgünlü köyünden, Osmancığın ana
yatağından Mahmud oğlu Hüseyin...
-
Çağırayım mı, görmek istiyor musun?
-
Ona bir sözüm var, söyleyecektim. Zahmet
olmazsa, sana duâ ederim.
Abdulkadir vagona koştu. Bir künye okudu. Mahmud
oğlu Hüseyin, Söğüt. Bir ses:
-
Efendim. Benim Mahmud oğlu Hüseyin, Söğüt.
Akgünlü’den.
-
Gel oğlum, seni anan görmek istiyor.
Delikanlı vagondan atladı. Şimşeğin ışığı
altında seçilebilen levendine bir vücud, filiz
gibi bir boy, Hüseyin Polat, müheykel gibi hazır
ol vaziyetinde sağ el selam ve ihtiram mevkiinde
Abdulkadir’in karşısında emre âmâde idi.
Beraberce yürüdüler. Muhterem validenin
karşısında durdular. Hüseyin anasının elini
öptü. Zavallı valide ciğerparesini bir daha
kokladı. Dedi ki:
-
Hüseyin... Dayın Şıbka’da, baban Dömeke’de
ağaların da sekiz ay evvel Çanakkale’de
yatıyorlar. Bak son yongam sensin! Minareden
ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri
körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye
dönme. Yolun Şibka’ya uğrarsa dayının ruhuna
Fatiha okumayı unutma! Haydi oğul, Allah yolunu
açık etsin.” dedi.
Hüseyin bu sözleri kalbinin en derin ahd ve vefa
yerine gömdüğünü îma eden bir saygı ile
dinlemişti. Anasını ve Abdulkadir’i selamladı,
gitti. Abdulkadir, bu büyük ruhlu kadınla yalnız
kalmıştı, sordu:
-
Valide demek ki sizin soyun erkekleri hep şehit
oldular öyle mi?
-
Yalnız bizim soy değil, oğul. Elli yıldır köylü,
mezarlığa delikanlı gömemedi. Din dursun da; ko
biz hep ölelim.
-
Şimdi köyünüzde hiç erkek yok mu?
-
Köyümüz bütün erkek dolu.
Bizi
beğenemediniz mi, hiçbir işimiz geri kalmadı.
Evvelden nasılsak yine öyleyiz, bağrımıza kara
taş bağladık düşman mahvoluncaya kadar
dayanacağız. Yaradanım bana o günü göstermeden
canımı almasın dedi. Abdulkadir bu ulu validenin
karşısında donmuş kalmıştı. Dayanamadı,
gözlerinden iki iftihar damlası salıverdi ve bir
îman ve kanaatle şu sözleri söyleyerek ayrıldı:
Milleti doğuran da ana, yaşatan da. Türk anası
hâlâ oradaydı, trenin hareketini bekliyordu.
Harp Mecmuası Sayı: 17, s. 267, 269.
Çanakkale kahramanları
Bir
zabitin müşahedâtından;
Aylardan beri devam eden siper hayatı, aylardan
beri kulaklarımızı dolduran top ve humbara
tarrakaları artık bizim için bir itiyad hükmüne
girmişti. Düşman mermileri devam eden
uğultularla tepelerimizden aştıkça biz gülüyor
ve eğleniyorduk. Bütün düşüncelerimiz düşmana
fazla telefât verdirmek için tedbirler, çareler
aramaktı. Düşmana ekseriya hile ile ansızın
baskınlar icra ediyorduk. Bir gün yüzyirmi
yedinci alaydan Mülâzım-ı sâni Çerkeşli İsmail
Efendi düşman siperlerine kadar ilerlemiş,
tepelediği bir düşman neferinden elbisesini
almış, palaskasını kuşanmış, siperler içinde
dolaşarak düşmanın kuvvetine, ahvâl ve
meziyetine dair malumat almak cesaretini
göstermişti. İsmail Efendi’nin bu emsalsiz
soğukkanlılığı fikir sukuneti ve daha doğrusu
hayatı hafife alma hususundaki gayreti bütün
silah arkadaşlarının takdirini celb eylemişti.
Çanakkale’de yaşananlar “hurafe” değil destandır
Ailem’de geçen yıl Çanakkale ile ilgili
hazırladığımız dosyada, niçin her yıl 18 Mart
günleri Türkiye’nin dört bir yanında mevlid
merasimleri yapılmadığını sormuştuk. Edirne’den
Ardahan’a, Hakkari’den Muğla’ya kadar
Çanakkale’de her aileden en az bir şehit varken
bu insanların bu tarihe “Sevgililer Günü” ya da
“Cadılar Bayramı” kadar önem vermemesindeki
garipliği sorgulamıştık. Aradan geçen zamanda ne
resmi ne de sivil cenahta olumlu bir gelişme
yaşanmadı. Sadece Çanakkale’de şehit olanlar
için değil, İstiklal Harbi şehit ve
gazilerimizle birlikte niçin Filistin’de,
Yemen’de, Galiçya’da, ve özellikle Kafkaslarda
ölen kahraman ecdadımız için her camide aynı
saatlerde hatimler indirip, sevabını onların
muazzez ruhlarına neden hediye etmeyi
düşünmüyoruz diye sormuştuk. Diyanet İşleri
Başkanlığı’mıza ve sivil toplum kuruluşlarına bu
noktada büyük görevler düştüğünü hatırlatmıştık.
Ancak geçen yaz ilginç bir polemik yaşandı.
Şehitlikleri ziyaret eden insanlar rencide
edildi. Aralarında tesettürlü hanımların da
bulunduğu insanımızın dedelerinin kabrini
ziyaret edip Kur’an okumaları “Şehitliğe
irtica/hurafe turizmi” gibi garip başlıklarla
yansıtıldı. Geçtiğimiz yıl, “Her yıl 25 Nisan
günü dünyanın öbür ucundan gelerek Şafak Duası
yapan Anzaklar’ın torunları kadar olamaz mıyız?”
diyorduk. Demek ki, artık oralara gitmek için de
en az şehit dedelerimiz kadar “cesur” olmamız
gerekecek... Mustafa Aydın
Çanakkale’den çıkartılacak dersler

18 Mart’ta kutlanan zafer Deniz Savaşları’nda
elde edilen ve tarihin o güne kadar görmediği
muhteşem bir zaferdir. Dönemin “süper”
devletleri Çanakkale önünde pes ederek geri
çekilmiştir.
“Çanakkale Geçilmez” destanı sırasında eli silah
tutan bütün vatan evlatları görev almıştır.
Kürdü, Çerkezi, Lazı, Arnavut’u, Arap’ı,
Boşnak’ı, Gürcü’sü ile toplam 250 bine yakın
askerimiz İslam’ın son ve asil bayrağını
düşürmemek için şehit düşmüş, geride ise on
binlerce gazi kalmıştır.
İnanç, vatan sevgisi, dayanışma, birlik ve
beraberlik duyguları, zamanın en güçlü ve
donanımlı ordularına karşı koymada en önemli
faktörler olmuştur.
Bugün de aynı ruh ve inanca milletçe ihtiyacımız
var. Çanakkale’de şahlanan ruh, milletimizin
mayasını oluşturan ruhtur. Yeni nesilleri bu
duygularla yetiştirmeli, dedelerinin emanetini
torunlarına aktarabilmeliyiz.
Millet oluşumuz Çanakkale’deki ruhta gizli

Çanakkale Savaşları’nın ve elde edilen muhteşem
zaferin tarihimizde çok özel bir yeri ve önemi
vardır. Bu zafer, kahraman askerlerimizin,
dünyaya parmak ısırtan bir îman ve kahramanlık
destanıdır. Müslüman milletimizin, iman ve
azminin, metanet ve gücünün açık bir
göstergesidir. Hep söylendiği gibi düşmanlarımız
Çanakkale’den “askeri” olarak geçememiştir.
Ancak, onlar öğrendiler ki, içeriden yıkmak daha
kolay. Bugün bizi biz yapan ve Çanakkale’de
şahlanan değerler her geçen gün erozyona
uğruyor. Özellikle tüm İslamî değerlerle
birlikte, vatan sevgisi, namus ve ahlak gibi
hassasiyetler öylesine zayıfladı ki, artık genç
kitle içinde “bunlar can vermeye değmez” duygusu
yerleştirilmeye çalışılıyor. Bazı
ilahiyatçılarımız planlı yollarla “nasıl oruç
tutulmaz”, “nasıl namaz kılınmaz”, “niçin örtü
takılmaz”, “nasıl kurban kesilmez” fetvalarıyla
geniş kitlelerin zihinlerini bulandırıyor. Aynı
isimler, “hıdırellez, aşure günü” gibi toplumsal
birlik günlerini hurafe deyip küçümserken, büyük
reklamlarla lanse edilen ve her biri bir dini
gün ya da bizdeki kandile denk gelen Aziz
Valentin Günü (Sevgililer Günü), Noel/Christmas
ve Hallowen Day (Cadılar Bayramı) kutlamayı
normal görebiliyor. Bunun özellikle ana
sınıflarından itibaren ne kadar etkili olduğu
ise ayrı bir konu. Diyanet İşleri Başkanı Prof.
Ali Bardakoğlu’nun bu süreçle ilgili
değerlendirmesi şöyleydi: “Bu bayramların ve
bunlarla ilgili olarak yapılan adet ve
törenlerin Müslümanlarca benimsenip uygulanması
dinsel ve kültürel bir yozlaşma olarak
görülmeli; böylesi bir tutumun, kendi
değerlerimizden uzaklaşma ve başkalaşma sürecini
hızlandırdığı gözden uzak tutulmamalıdır.”
Mustafa Aydın
Harp mecmuası, bir dönemin tarihini anlatıyor
“Harp
Mecmuası”, Kaynak Kitaplığı tarafından Çanakkale
Savaşları’nın 90. yılı münasebetiyle aslına
uygun bir biçimde yayınlandı. Eseri yayına
hazırlayan Ali Fuat Bilkan ve Ömer Çakır, eserde
yer alan ve günümüz okuyucusu açısından fazla
önem taşımayan bazı siyasî ve özellikle de harp
tekniğine ait yazıları çalışmanın dışında
bıraktıklarını söylüyorlar. 360 sayfalık eserde
çoğu ilk kez yayınlanan beş yüzden fazla
fotoğraf yer almaktadır.
Harp
Mecmuası’nın ilk sayısı, dönemin Harbiye
Nezareti tarafından 1915 yılının Kasım ayında
yayınlandı. Dergi, Servet-i Fünun Dergisi’nin
sahibi Ahmed İhsan’ın matbaasında basıldı. On
beş günde yayınlanacağı duyurusuna rağmen,
genellikle ayda bir, hatta bazen de birkaç ay
arayla yayınlanan bu mecmua, 1918 yılının
Haziran ayına kadar sürmüştür. Mecmuanın son
sayısı 27. sayıdır. Ancak bu son sayıda derginin
artık çıkmayacağı konusunda herhangi bir bilgi
bulunmamaktadır.
Bu dergi, Harbiye Nezareti’nin bir “harp
edebiyatı” oluşturma ve bu çerçevede yazılacak
eserleri değerlendirme gayesiyle (dönemin aynı
amaçla yayınlanan Türk Yurdu, Yeni Mecmua
dergileri gibi) yayınlanmıştır. Bu kampanyanın
amacı, şair ve yazarlar tarafından
askerlerimizin cephelerde gösterdikleri
yiğitlik, kahramanlık ve fedakârlığın edebî
eserler vasıtasıyla ifade edilmesini
sağlamaktır.
Nitekim Ziya Gökalp, bu mecmuada yayımlanan bir
şiirinde şâirlere şöyle seslenir:
O,
orada senin için kanını
Seve seve döker iken ey şâir
Sen ne için ona birkaç anını
Vakfederek yazmıyorsun bir şiir
Böylece askerlerimizin yurdun dört bir yanında
gösterdiği olağanüstü fedakârlıklar, yiğitlik
destanları ve başarılar gelecek nesillere
belgeler ve fotograflarla nakledilecektir. Bu
mecmuada yayımlanan yazı, şiir ve fotoğraflarla,
bir yandan savaşın gidişatı ve cephelerin durumu
hakkında halka bilgi verilirken, bir yandan da
hissî bir atmosfer oluşturularak herkesin yurt
savunmasına koşması ve fedakârca mücadele etmesi
yönünde bir millî heyecan ve ruh
oluşturulmuştur.
Dönemin önde gelen yazar ve şairlerinden Ziya
Gökalp, Abdülhâk Hamîd, Ahmed Refik, Süleyman
Nazif, Falih Rıfkı (Atay), Midhat Cemal
(Kuntay), Mehmet Emin (Yurdakul), Cenap
Şehabettin gibi edebiyatçıların cephelerde
gezdirilerek böylesi bir millî coşkuyla yazdığı
eserlerin de süslediği bu mecmua, o zor günlerin
canlı tanıklarını içermektedir.
Asker mektupları,
şehitlik anıları, annelerin fedakârlıkları ve
yüzlerce kahramanlık destanının yer aldığı bu
çalışmada her Türk, bir yakınının izini de
bulabilecektir. Dergi sayılarındaki “Yaşayan
Ölüler” ve “Mübarek Şehitler” listesinde,
Osmanlı coğrafyasının hemen her köşesinden
cepheye koşan yiğitlerin fotoğrafları, şehadet
tarihleri ve şehitlik destanları da yer
almaktadır.
Savaşın dehşeti Anzak günlüklerine de yansıdı
1.
Dünya Savaşı’nın en kanlı deniz ve kara
çarpışmalarının yaşandığı Çanakkale’de, savaşan
taraflardan yaklaşık 250 bine yakın insan
hayatını kaybetti.
Savaş tarihine istatistiki bir bilgi olarak
giren bu rakam, aynı zamanda Çanakkale
Yarımadası’nda sona eren binlerce kişisel yaşam
öyküsünü de sembolize ediyor. O dönemde Türklere
karşı savaşanların tuttuğu günlükler, savaştan
yıllarca sonra bile hem savaşın hem de
insanlığın doğasına yönelik bildik renkleri
yansıtmaya devam ediyor. İşte söz konusu
günlüklerden birkaç satır:
William
George Malone (Yeni Zelandalı subay); 25 Nisan
1915: “Sabah 06.10’da Gaba Tepesi’ne çıkartma
yapacağız. 6 mil uzağımızdaki Queen Elizabeth’in
15 inch’lik topları ise 29. İngiliz birliğinin
çıkartma yaptığı Seddülbahir tepelerindeki Türk
birliklerini bombalıyor. Dürbünümden kıyıda
cehennemi andıran bir savaş yaşandığını
görüyorum. Majestic, Triumph Queen, Inflexible
ve diğerleri aralıksız Türk mevzilerini dövüyor.
Saat 16.30’da birliklerim karaya ayak bastı.
Türkler bizi ağır bir topçu ateşi ile karşıladı.
Her yerde şarapneller uçuyor.” (Malone, 18
Ağustos’ta Conkbayırı muharebelerinde öldü.)
George
Bollinger (Yeni Zelandalı er); 25 Nisan Sabah
06.00: “Son sürat Gelibolu’nun güney kıyılarına
yaklaştık. Ana savaş gemilerimizden birkaç mil
uzaktayız. Kıyıda tam bir kıyamet kopuyor.
Sanırım binlerce Türk ölüyor. Acaba tarih bu
kadar büyük bir bombardımana şahit olmuş mudur?
Bom, bom, bom... Hiç susmuyorlar! Bu 15 inch’lik
toplara kim karşı koyabilir ki?’ 27 Nisan sabah
10: “Düşman ateşi altında tepeye çıkmaya
çalışıyoruz. Arkadaşlarım daha bir el bile ateş
edemeden patır patır düşüyor. Neredeyse yüzer
yüzer ölüyoruz!”
İngiliz Çavuş James Milne’in eşine yazdığı
mektuptan: “Kıymetli karıcığım, daha önce sana
hiç böylesi şartlarda yazmamıştım. Bunu
postalamayacağım, cebimde olacak. Eğer
vurulursam arkadaşlarım sana iletecekler.
Birazdan tepeyi Türklerden almak için
saldıracağız. Ölürsem yeryüzünde hatırladığım
son görüntü olan yüzün hafızamda, ismin
dudaklarımda ona gideceğim. Çocuklarımıza iyi
bak ve babalarına nasıl öldüklerini anlat
lütfen. Daha fazla yazamayacağım... Seni
seviyorum. Tanrı seni korusun... Jim”
Jay
Winter (Cambridge Üniversitesi):
Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar, İngilizler
ve bunların Fransız destekçilerinin niyeti,
Türkleri savaş dışı bırakmaktı. 1. Dünya
Savaşı’nda bir istihbarat çuvallaması olduysa
bu, Çanakkale’de olmuştur. Gelibolu’yu
fethetmek, hayaldi. Komutanların,
yapabilecekleri fazla bir şey olmadığını
anlamalarına kadar geçen sürede, imkansızı
başarmaya çalışan 200 bin adam heba oldu.
Trevor Wilson (Adelaide Üniversitesi): Çanakkale
Operasyonu’nun daha başından başarı şansı yoktu.
Coğrafik yapısı açısından dar kıyıları ve
uçurumlarıyla Gelibolu, tüm ordular açısından
bir ‘savunmacının hayali’ olarak kabul
edilebilirdi. Türkler bu avantajı iyi kullandı.
|
Kronoloji
Türkiye'nin geleceğini etkileyen
Çanakkale Savaşları'nda elde edilen
zafer, Türk Tarihinin yanı sıra Dünya
Tarihi'nde de önemli bir yere sahip
oldu.
Birinci Dünya
Savaşı'nın çıkmasıyla, küresel anlamda;
hem siyasal hem de toplumsal bakımdan
büyük değişikliklerin yaşanmasına yol
açan olaylar şöyle gelişti:
28 Haziran
1914.
Avusturya Macaristan
İmparatorluğu'nun varisi arşidük
François Ferdinand ve eşi, Sırp öğrenci
Gavrilo Princip
tarafından Saraybosna'da öldürüldü.
28 Temmuz
1914.
Avusturya Macaristan İmparatorluğu,
Sırbistan'a savaş ilan etti.
31 Temmuz
1914.
Rusya ve Fransa'da seferberlik ilan
edildi.
2 Ağustos
1914.
Osmanlı Devleti de topraklarında
genel seferberlik ve sıkıyönetim ilan
etti. Osmanlı Alman ittifakı imzalandı.
İttifak uyarınca iki devlet, Avusturya
Sırbistan arasındaki anlaşmazlıkta
tarafsızlık gösterecekti.
3, 4, 5
Ağustos 1914.
Enver Paşa, Başkomutan Vekili oldu
ve İngiliz filosunun izlediği Goeben
(Yavuz) ve Breslau (Midilli) adlı Alman
savaş gemilerinin Osmanlı karasularına
gelmesine karar verildi.
10, 11
Ağustos 1914.
İki gemi (Goeben ve Breslau), Çanakkale
Boğazı'ndan geçerek Marmara'ya girdi.
12 Eylül
1914.
Çanakkale Boğazı girişine mayın döşendi.
27 Eylül
1914.
Çanakkale Boğazı tamamen kapatıldı.
2 Kasım
1914.
İngiltere, Fransa, Rusya, Belçika,
Sırbistan, Japonya, Karadağ, Osmanlı
İmparatorluğu ile siyasi ilişkilerini
kestiklerini açıkladı.
29, 30 Ekim
1914.
Alman Amiral Souchon komutasındaki Yavuz
ve Midilli, gece Karadeniz'e çıktı ve
Odessa ile Sivastopol limanlarını
bombaladı.
3 Kasım
1914.
Çanakkale Boğazı giriş tahkimatı, 6
düşman zırhlısı tarafından bombalandı.
7 Kasım
1914.
Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf
Devletleri'ne karşı savaş ilan etti.
29 Kasım
1914.
Mesudiye Zırhlısı, İngiliz
denizaltısı (B11) tarafından Çanakkale
Boğazı'nda batırıldı.
11 Ocak
1915.
Amiral Carden, İngiltere Deniz
Bakanlığı'na, Çanakkale Boğazı'na
taarruz için hazırlattığı planı sundu.
20 Ocak
1915.
Mustafa Kemal, Tekirdağ'da 19 Fırka
Komutanlığı'na atandı ve 2 Şubat'ta
tümeni kurmaya başladı.
19 Şubat
1915.
İtilaf Devletleri Donanması (12'si
İngiliz, 4'ü Fransız olmak üzere 16
muharebe gemisi, 6 muhrip, 14 mayın
tarama ve 1 uçak gemisinden
oluşuyordu.), Çanakkale Boğazı giriş
tabyalarına taarruzu ile İtilaf
Devletleri donanmasının Çanakkale
Boğazı'na ikinci büyük saldırısı
başlatıldı.
25 Şubat
1915.
Mustafa Kemal'in kuruluşunu
tamamladığı 19. Tümen, Gelibolu
Yarımadası'nın doğu kıyısındaki
Maydos'ta (Eceabat) görevlendirildi.
25 Şubat
1915.
İtilaf Devletleri donanması, Boğaz
girişi tabyalarındaki topları tahrip
ederek, Boğaz'a girmeye başladı.
26 Şubat
1915.
Değirmenburnu Çanakkale Feneri
arasında 10. Mayın Hattı oluşturuldu.
Seddülbahir ve Kumkale'ye çıkarma
başlatıldı.
2 Mart
1915.
General Liman Von Sanders,
Çanakkale'deki Osmanlı Kara Kuvvetleri
Başkomutanlığı'na atandı.
4 Mart
1915.
3. Avustralya Tugayı, Mondros'ta
limana girdi.
5, 6 Mart
1915.
Çamkoyu batısından, HMS Queen
Elizabeth gemisinden, Merkez
Tahkimatı'nı aşırma biçiminde
bombardıman başlatıldı.
17 Mart
1915.
Amiral J. de Robeck, İtilaf
Devletleri Donanması Komutanlığı
görevine başladı.
17, 18 Mart
1915.
Nusret Mayın Gemisi, gece elde kalan
son 26 mayınını, Boğaz girişindeki
Karanlık Koy'a döşedi.
18 Mart
1915. ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ.
İtilaf Devletleri donanması,
yaklaşık 30 savaş gemisiyle en geniş
kapsamlı saldırıyı başlattı. Çanakkale
Boğazı tahkimatı 7 saat süreyle ateş
altında tutuldu. Nusret Mayın Gemisinin
gizlice döşediği mayınlar ve kıyı
topçularının etkili ateşi altında,
kuvvetinin üçte birini kaybederek geri
çekildi. Altı büyük gemiden Bouvet,
Irresistible ve Ocean zırhlıları
batırıldı, üçü de kullanılmaz hale
getirildi.
24 Mart
1915.
General Liman Von Sanders, 5. Ordu
Komutanlığı'na getirildi. Bu ordunun
ihtiyatı, komutanı Kurmay Yarbay Mustafa
Kemal olan 19. Fırka tarafından
oluşturulacaktı.
25 Nisan
1915. ARIBURNU ZAFERİ
İtilaf Devletleri, geniş kapsamlı ilk
çıkarmayı başlattılar. Gelibolu ve
Çanakkale yarımadalarının Arıburnu,
Seddülbahir ve Kumkale gibi yerlerine
yapılan çıkarma, 308 savaş ve nakliye
gemisi ile gerçekleştirildi. Orda
komutanı, Saros'ta olduğundan, Mustafa
Kemal, emir beklemeksizin birliklerini
harekete geçirdi ve Arıburnu'na çıkıp
yarımadanın en kritik tepesi olan
Kocaçimen'de ilerleyen İngiliz
birliklerini durdurdu ve kıyıya kadar
sürdü. İngiliz birlikleri,
donanmalarının ateşi sonucu denize
dökülmekten kurtuldular ve Arıburnu
Zaferi kazanıldı.
27 Nisan
1915.
İngiliz denizaltı gemileri,
Marmara'da Barbaros zırhlısını
batırdılar.
2 Mayıs
1915.
3. Kolordu Komutanı Esat (Bilkat)
Paşa, Arıburnu cephesine gelerek,
Mustafa Kemal ile görüştü.
10 Mayıs
1915.
Mustafa Kemal'in çarpışmaları
yönettiği yere ''Kemalyeri'' adı
verildi.
14 Mayıs
1915.
İngiltere Bahriye 1. Lordu Winston
Churchill ve Amiral John Arbuthont
Fisher, görevlerinden istifa ettiler.
1 Haziran
1915.
Atatürk albaylığa yükseltildi.
6, 7
Ağustos 1915.
İngilizler, Gelibolu'ya yeni
kuvvetler çıkardılar.
8 Ağustos
1915.
Mustafa Kemal, Anafartalar Grup
Komutanlığı'na getirildi.
9 Ağustos
1915.
Mustafa Kemal'in komutasında 1.
Anafartalar Savaşı kazanıldı.
9 Ağustos
1915.
İtilaf Güçleri, Seddülbahir'i
boşalttılar.
10 Ağustos
1915.
Anafartalar Grup Komutanı Albay
Mustafa Kemal öncülüğünde geniş kapsamlı
Conkbayırı taarruzu başlatıldı.
21, 22
Ağustos 1915.
2. Anafartalar Savaşı kazanıldı.
17 Ekim
1915.
Çanakkale bölgesinde General
Hamilton, komutayı General Birdwood'a
devrederek cepheden ayrıldı.
19, 20
Aralık 1915.
İtilaf Güçleri, işgal ettikleri
siperleri boşaltarak gece Anafartalar,
Arıburnu bölgesinden gizlice çekildiler.
9 Ocak
1916.
5. Ordu Komutanı Mareşal Liman Von
Sanders, Başkomutanlık Vekaleti'ne şu
telgrafı çekti: ''Tanrı'ya şükür
Gelibolu Yarımadası tamamen düşmandan
temizlenmiştir. Diğer ayrıntılar ayrıca
sunulacaktır.''
17 Ocak
1916.
Mustafa Kemal'e Çanakkale
Savaşı'ndaki üstün başarılarından dolayı
''Muharebe Altın Liyakat Madalyası''
verildi.
Çanakkale Savaşları'nda 253 bin Türk
subay, er ve erbaş şehit oldu.
|
|
|